154

‘sözcüklerin duyguları vardır.’ gillian dyer, ‘iletişim olarak reklamcılık’ kitabında (2010) böyle diyor…

bu yazıda severken ayrılan ‘-lı, -li’ ekleri (ankara’lı) ya da kendi başına var olmasına izin verilmeyen ‘-de, -da, -ki’ eklerinden (bende özledim bendeeee…) söz etmeyeceğim… onlar bir başka yazının konusu…

wikipedia sözcüğü şöyle tanımlıyor: ‘tek başına anlamlı, birbirine bağlı bir ya da daha fazla biçim birimden (morfem) oluşan, ses değeri taşıyan dil birimi.’

nasıl olur da her işin yanında bi’ de duyguları olabilir sözcüklerin? duygulara karşılık gelirler de ondan… ‘hoşlanmak’, ‘sevmek’, ‘sevdalanmak’ sözcükleri aynı kefeye konulabilir mi? ifade ettikleri duygular kadar ayrıdır birbirinden… ‘incinmek’ ‘kırılmak’tan farklıdır; ‘paramparça olmak’ külliyen farklı…

‘yaptım’ ne kadar resmi ve mesafeliyse ‘yapıverdim’ bi’ o kadar içten ve heyecanlıdır… ‘yoruldum’ ile ‘dibim çıktı’ arasındaki ayrım; ‘çok korktum’ ile ‘ödüm patladı’ arasında da vardır…

‘şeyini şeyettiğimin şeyi’ diye sövemezsin. yani, sen söversin de, karşındaki gülmekten kırılacağı için amacına ulaşamazsın… sen yine de sövme ama!.. mey ve markapala kızabilirler sana… bana kızıyorlar örneğin…

uzattım de’ mi fırat? ha’di bitiriyorum…

• • •

100süz yorum
yıldıray lise: 😉 sözcükler duyguları anlatır ve duygular oluşturur bizde.
kamil renan: “küfretmek” ile “sövmek” arasında da fark var mı?
melissa mey: “ve bazen bi’ kelimeye aşık olabilir insan” dedi mey.

• • •

100süz fıkra
çooook eski zamanların birinde çok sert, çok huysuz, çok osuruğu cinli bir kadı varmış. geleni fırçalar, gideni boyarmış. bir gün kara-kuru, çelimsiz bir çoban gelip kapısına dayanmış… nöbetçiye demiş ki; ‘mutlaka kadıyı görmem lazım!..’ nöbetçi; ‘ooooouuuuuv’ demiş; ‘kadı bugün duble sinirli… ben olsam yanına girmezdim!’ çoban yalvaran gözlerle bakmış ve; ‘mümkün değil… mutlaka görmem lazım… tek soru soracağım… cevabını bulursam ne güzel; değilse uykuyu durağı iyice yitireceğim’ demiş. nöbetçi kadının huzuruna çıkıp ‘efendim… kavruk bir çoban geldi. çok önemli bir sorusu varmış. cevabını bulamazsa aklını yitirecekmiş’ demiş ve icazet istemiş. kadını eşref saati olsa gerek, kabul etmiş. çoban titreye titreye girmiş içeri… ‘kadı efendi’ demiş; ‘sizce allah ne kadar biliyordur?’ kadı gözlerini bi’ tavana dikmiş; bir süre bakmış… sakalını sıvazlamış ve katibinden divitle kağıt istemiş. divit gelince hokkaya batırmış ve kağıdın tam ortasına bir nokta kondurmuş… ‘bak’ demiş; ‘bu dünyadaki tüm bilgi bu noktaysa, allah bu kağıt kadar biliyordur…’ çoban derin bir oh çekmiş, teşekkür etmiş ve gitmeye davranmış. tam kapıdan çıkmak üzereyken geriye dönmüş ve ‘kadı efendi… bi’ sorum daha var’ demiş… az önceki zor soruyu yanıtlayan kadı rahatlamış bir biçimde ‘sor evladım’ demiş şefkatli bir sesle… çoban ‘peki kadı efendi’ demiş; ‘seninle benim bildiğim her şey de o noktanın içinde mi?’ kadı ‘evet’ diye yanıtlayınca, çoban avucunu açarak elini ileriye doğru uzatmış ve ‘o zaman havan kime y….ğım’ demiş…
(bu fıkrayı ‘o zaman havan kime penisim’ diye anlatmak ister misin?)