099

invictus (fethedilemez) üzerime çöken gecenin ardında, her şey derin bir çukur kadar kara, şükrederim hangi tanrılar verdiyse, bu fethedilemez ruhu bana.   kötü olayların pençesine düştüğüm anda bile, ne ürktüm, ne sızlandım yüksek sesle… kaderin sopası altında, kana bulandı ama eğilmedi başım asla.   gazap ve gözyaşlarıyla dolu bir mekanda, gölgelerin korkusudur beliren aslında. yıllar gözdağı verse de bana. korkusuz bulacaklar beni her aradıklarında.   kapı ne kadar dar olsa da cefam ne kadar ağır olsa da, kaderimin efendisi de… ruhumun kaptanı da benim sadece. william ernest henley • • • george lois, olağanüstü tavsiyeler (yetenekli kişiler için!) içinizdeki yaratıcı potansiyeli ortaya çıkarmanın 120 yolu (boyner yayınları, 2012) isimli kitabının son öyküsünü invictus‘a ayırmıştı… ustanın yolundan giderek 100’süz notlar‘ın ilk serisini bu notla bitirdim… onun son […]

100

bu eşiği geçmene değecek kadar iyi bir fikrin ya da fıkran var mı? 90’lı yılların ortasında, ilef’in sbf tarafından girişteki koridorunda yer alan sobacı’nın odası (ya da abdül’ün kimi yazılarında “sobacı’nın orası”) diye adlandırılan reklam atölyesi’nin ilk mekanının kapısında yazardı bu not… uzunca bir süre reklam atölyesi diye adlandırılsın diye uğraştığım ve hatta bu nedenle isimliği çıkarıp yerine ters taktığım bir mekandı orası… çok güzel fikirler duydum, pek çok fıkra dinledim… günümüzde bir çoğu reklam alanında zirve olarak tanımlanan meslektaşların ilk adımlarını izledim… eşik sonraki yıllarda da karşıma çıktı. bu kez, ‘az’ın aslında ‘daha çok’ olduğunu (less is more) anlatmaya çalışırken başvurduğum bir kavram oldu (bkz: 063). saçım sakalım ağarıp, zihnim biraz daha berraklaştığında, eşiğin fiziksel değil zihinsel olduğunu anladım… bugünkü aklım olsaydı, geçmiş zamanda böyle bir not […]

101

küçük bi’ öykü anlatacağım sana… küçücük; ama, ‘öyle herkesin başından geçen’ öykülerden değil… ilef’te her sabah kolunun altındaki yazılım kitabıyla kimseye selam bile vermeden maclab’teki bilgisayarlardan birinin (plus ya da classic’ti yanlış anımsamıyorsam) başına oturup uzun saatler boyunca çalışan birinin öyküsü… bilgi yayınları’nın kapaklarının pek çoğuna imza atan (özellikle aziz nesin ve hasan hüseyin’in kitapları) fahri karagözoğlu’nun yanında photoshop ve repro deneyimini pekiştiren biri… sonradan iş arkadaşım olan, bir yere teklif verileceğinde cv bilgileri için “aman hocam, bugün değil yarın verelim; bu gece bir yazılım daha öğrenip onu da yazabilirim” diyen biri… öykünün kahramanı 101. notumuzun yazarı gökçer erdem… hacettepe üniversitesi iletişim fakültesi masaüstü yayıncılık ve görsel tasarım atölyesi sorumlusu… tasarımcı, animatör (kızları sahneye çıkaranlardan değil ama), uzman… fırat, notun açıklamasını onun ağzından dinleyelim çocu’um: […]

102

notumuz daha çok ‘öfkeli yaratıcı yönetmen’ atarı gibi duruyor… şöyle devam etmesi de olası: “ilkokul 3. sınıfa göre yaz” ifadesini kendine ayet-i şerif olarak seçtiğin, hedef kitlendeki insanlara lahana muamelesi yaptığın, içgörülerini anlayıp/hissedip onlara dokunabileceğin şeyler yazmak yerine ‘ne yazsam anlamıyorlar abe!’ masalına sığındığın için söylüyorum bunu… gerizekalı olduğun için değil… kanımca pek çok iş kolu ve pek çok üretim süreci için söylenebilir bu… ‘doktor bu ne? insan yiyecek bunu, insan!’ repliğinde de aynı durumu görürüz. cümle içinde kullanmak gerekirse ‘tüccar değil belediye başkanı olduğunu hatırla; kimseyi gerizekalı yerine koyma!’ denilebilir. • • • notun yazarı arda erdik’i muhtemelen tanıyorsun… tanımıyorsan tribal worldwide istanbul’un yaratıcı yönetmeni olduğunu, çuvalla ödül kazandığını filan söyleyebilirim. kadir has üniversitesi’nde reklam dersleri verdiğini de duymuşsundur büyük olasılıkla (keşke ilef’te verseydi!)… biraz tanıyanlar […]

103

yaşamımın bi’ döneminde farklı renklerde 2 gti kullandım. 1300’lük motoru tanımlayan ibare ise ‘twincam’dı… yani çift ekzantrik mili ve her mile bağlı 2 piston… bu, arabaya çok çabuk hızlanma ve yokuşlarda devir kaybetmeme özelliği veriyordu… 690 kilo ağırlığındaki bu minik makine, kanatları olsa uçardı büyük olasılıkla… arıza yapmadığı zamanlarda çok keyifliydi kullanmak. arıza yaparsa can yakardı… benzin pompasının o dönemki maaşımdan daha fazla olduğunu söylemek, durumu açıklamaya yeter sanırım. ‘işte twincam… yani 4 piston bir ekzantrik miline bağlı değil. bundaki 2 tane mil ve onlara bağlı 2’şer piston arabayı daha atak yapıyor’ türünden anlatılara sivilceli ergenler dışında kimsenin ilgi gösterdiğini görmedim… bu ergenlerin ilk sorusu ise, ‘abi kaç basıyor bu’ olurdu genellikle… ben kullanıcı olarak arabayı böyle anlatırken, tasarımcılarının nasıl ifade ettiğini var sen düşün… […]

104

ertuğ tuğalan’ın ‘müşteri hiçbir zaman ne istediğini bilmez ama neyi istemediğini bilir’ notunu okuduğunda büyük olasılıkla malum şahsın ‘bu değil, bu değil, bu hiçççç değil’ tiradı canlandı gözünde. bu ifadenin bir reklam yazarının düş ürünü olduğunu sanıyorsan çok yanılırsın… o adam ve kadınlar var… gerçekten! fırat… konuyu bi’ fıkrayla anlatmaya çalışalım evladım… adam doktora gitmiş ve demiş ki; ‘doktor bende bi’ haller var. nereme dokunsam oram ağrıyor.’ parmağıyla göstererek anlatmayı sürdürmüş; ‘burama dokunuyorum, buram ağrıyor, burama dokunuyorum buram arıyor!’ parmağını karnına, bacağına, çenesine, kafasına dayayarak göstermiş. bi’kaç doktor, birlikte adamı iyice muayene etmişler. en sonunda adamın parmağının kırık olduğunu fark etmişler… bazen fıkra kahramanımızda olduğu gibi sorunu saptayamamaktan, asıl derdin ne olduğunu anlamayamamaktan kaynaklanır bu… yapısal sorunlar, pazarlama hedeflerinin belirsizliği, aynı anda her şeyi söyleme […]

105

sakallı olmayı hep şöyle ifade ettim; ‘gerektiğinde yorganı tekmeleyip 5 dakika içinde kapının önünde olmak…’ yıllar boyunca bunu kaç kez yapmak zorunda kaldım? çok değil; ama, gerektiğinde olabileceğini bilmek insana iyi geliyor. çenede kıl biriktirmenin yararlarından biri de, insanın her sabah kendi suratına bakmak zorunda olmayışı… üstelik uykulu gözlerle çenende bir köpük katmanıyla şişmiş suratına baktığını bi’ düşün; hak verirsin bana… insan her sabah önce kimi görebileceğini belirleyebilmeli; de’ mi fırat? bu girizgahtan sonra notun ‘sakalla ilgili’ olduğunu düşünebilirsin; değil… satchel paige’den alıntıladığım not ‘yaşla ilgili…’ ancak, bu yazı ‘peter pan kompleksi’ üzerine değil… onu tanıdığımdan beri 29,5 yaşında olan aykut kahvecioğlu’nun bu notu okumayacağını bilmenin rahatlığıyla, ‘üfürelim’ bakalım… insanın ancak merak etmeyi bıraktığında yaşlandığını anlatan bi’ yazı okumuştum bi’ yerde… ‘merak etmeyi bırakmak’, her […]

106

burada sözüm kendisi için bir logo (amplem, lego) isteyen sevgili arkadaşına… ne olacaktır ki, çiziktiriverirsin hemen… görsel kimlik çalışmasının grafik tasarımın en zor ve meşakkatli işi olduğunu bilmez arkadaşın… zaten sen yapmazsan, onu yapacak bir yeğen vardır çoğunlukla… güzel sanatlar ya da iletişim okuyo’dur zaten; sen yapmazsan o yapıverir… saygı duyduğun mesleğine yapılan bu hakarete mi yanarsın, ekmek paranı kazandığın işlerin için yapılan bu ahlaksız talebe mi? talep sahibi, ürününü ticari bir işte kullanacak, para, güç, itibar kazanacaktır; sen ise bi’ teşekkür… ‘hayır’ desen arkadaşın/arkadaşların kırılacaktır; boynunu büküp kabul etsen mesleğine olan inancın… bu sorun yalnızca freelance çalışan iletişimcilerin (‘tasarımcı’ demedim dikkat edersen… bunun misyon/vizyon yazısı, senaryo, konsept üretimi gibi versiyonları da var) değildir… kimi zaman ajanslar da bu ahlaksız teklifle karşı karşıya kalır… zamanın […]

107

hani amerikalılar dünyanın geri kalanını sorduğunda çoğunlukla genetik mühendisliğiyle ilgili bir soruyla karşılaşmış gibi bakarlar ya!.. bu hali bi’ de bizans’ta görmek mümkün (bu bozkırdan bakınca istanbul’a öyle demeyi yeğliyorum kaç zamandır)… maçka’dan (trabzon) gelip maçka’ya (beşiktaş) yerleşen idris, 3 kuşaktır bizanslıdır artık… sorsan istanbulludur; şivesinin verdiği ipuçlarına bakmadan… şöyle bi’ tulum ya da kemençe sesi de bozmazsa şu güzel ortamı, çaktırmaz hiç… bu yalnızca maçkalıları bağlayan bi’ konu değil elbette… haydarpaşa garı rant adına yağma çanağına dönmeden, cümle kapısından çıkıp tahta bavulu kadıköy’ün toprağına koyan herkes de bizanslı olurdu hemen… denizden gelen yeli ciğerine çekip ‘seni yeneceğim istanbul’ tiradı da adettendi… böyle efelenmeyene ne iş, ne aş verilirdi… o zamanlar Irwin warren’ın ‘taşra anlamaz görüşü bayat bir görüştür’ ifadesini ‘yeni yetişen reklam yazarlarını eğitmekte […]

108

robin sharma’dan hayatın sırrı niteliğinde bir söz: ‘akıl, yasama organı olabilir. ama yürütmeyi kesinlikle yüreğe bırakmalısın…’ ne ve nasıl gibi soruları bi’ yana bırak ve bana kulak ver azıcık… bir örnekle açıklayayım… özellikle bahar dönemlerinde ilef’in koridorları daha da şenlenir… çeşitli liselerden öğrenciler rehber öğretmenlerinin nezaretinde okulu, atölyeleri gezerek ilef’i tanımaya çalışırlar… şu ana değin kimsenin ‘ouuu… vaaav… yaaaaa’ gibi sesler çıkardığını duymadım… bunu otelden bozma gibi duran ilef binasının (habitatımız, ekmek teknemiz) üniversite tanıtımlarında gösterilmesi şart olan cam-metal-boru mimarisinden bir iz barındırmamasının yanı sıra çimlerde sitar çalan, kızılderili dansı yapan yabancı öğrencilerin olmayışınına bağlıyorum. neyse… çil yavrularından oluşan liseli grubumuza geri dönelim… dedim ya okulu gezerek tanımaya çalışıyorlar; reklam atölyesi’ne de geliyorlar doğal olarak… atölyenin bir oyun alanı olduğunu, kararları öğrencilerin kendilerinin aldığı, yer […]