109

dün ‘işini sevmek’, akıl yerine yüreğin sesini dinlemek üzerine goygoy yapmıştım, bugünkü konu biraz daha katmerli… reklam atölyesi’nde neredeyse 10 yıldır şöyle bir dertle uğraşıyorum… atölye öğrencileri hangi konuda çalışırlarsa çalışsınlar, o konudan nefret etmeleri 15-20 gün sürüyor… 2 ile 3 hafta sonunda o konuda bırak çalışmayı, adını bile duymak istemiyorlar… bu sefil öğrencileri fıkradaki lorda benzetiyorum çoğu zaman… gerdek gecesinin ertesinde, kahvaltı sofrasında lord tek gözlüğünü düzeltip ‘leydim’ demiş; ‘umarım dün gece hamile kalmışsınızdır. çünkü, o komik hareketleri tekrarlamak istemiyorum!..’ fıkrayı anlatıp ‘hem çocuğunuz olsun istiyorsunuz, hem de terlemeye niyetiniz yok’ deyip ekliyorum: ‘çocuğunuz olacaksa, bi’ miktar terleyeceksiniz!..’ bugüne değin tüp bebek yönetimini anımsatarak karşı çıkan olmadı; ama, bu gidişle o da olur diye düşünüyorum. briefi alır almaz heyecanlanan öğrenciler bunlar… sorun heyecan eksikliği […]

110

bilgisayarda boş bir word ya da illustrator sayfası açıp uzun süre bakan birilerini görmüşsündür mutlaka… ben gördüm… boş sayfaya bakma süresi uzadığında ve bilgisayar ekranında hala hiçbir şey yoksa bu kez fırat mavi ekran verdi diye düşündüm çoğu zaman… bu ifadeye bakarak fırat’ın uzun yıllar boyunca okulu bitiremediğini düşünme sakın! fırat demirbaşlardan biri… dolayısıyla her yıl reklam atölyesi’nde görülür; şahsına münhasır kimliğiyle mesaimize neş’e katar… bu durumun kalem kağıtla çalışma geleneğini sürdürme çabasının kötü bi’ sonucu olduğunu da düşünme sakın… burada aklında (ve kalbinde) henüz bi’ şey yokken bilgisayar başına oturup gereksiz elektrik sarfiyatına yol açan sefil öğrenci tipiyle dalga geçmeye çalışıyorum… neyseki acilen maç özeti, yeni bir klip, komik video seyretmesi gereken bir yarımca ya da (yine acilen) facebook’ta kendi fotoğraflarına bakması gereken biri […]

111

kaufman ‘yaratıcılık, aslında ihtiyaçlarınızın, arzularınızın ve özgün benliğinizin kişisel bir ifadesi olmaktan başka bir şey değildir’ diye buyurmuş… ha’di hemen pöflemeye başlama lütfen… derin felsefik açıklamalara girmeyeceğim bu notta (hoş diğer notlarda da girmedim ya)… yaratıcılık üzerine kafa patlatanlar ‘yaratıcı kişilerin doymaz bir merakı vardır’ ve ‘her şeyi sorgularlar’ gibi ahkam keserler çoğu zaman… çevremdeki yaratıcı kişilerde de bu özelliği gözlemişimdir… her şey için ‘ne’ ve ‘nasıl’ soruları vardır; kullanma konusunda da gözleri karadır… sözü burada yine kaufman alıyor; ‘birçok yazar için insanları gözlemlemek çok önemlidir… bu kişiler insan doğasının tutkulu izleyicileridir.’ sevgili markapala (necdet kara), konuk olarak geldiği bi’ derste, ‘tüm çocuk resimlerinde güneşin nasıl çizildiğini biliriz… çizilen şey aslında güneşe benzemez… peki, ne zaman, ne oldu da birisi ilk kez güneşi öyle çizdi’ […]

112

beni yakından tanıyanlar bu sözü bu kadar kibar ifade etmeyeceğimi bilirler… ancak, şu sosyal ortamda sözün biraz uslandırılması, biraz efendi hale getirilmesi gerekti… sen ifadeyi başka sözcüklerle, daha samimi olarak dillendirebilirsin… bunu yaparken çocukların ulaşamayacağı yerde olmasına dikkat et lütfen… kiraladığı uzmanın işine karışmayı şu örnekle ifade ettim çoğu zaman; parasıyla kiralayabileceği en pahalı seks işçisini otele davet edip sonra ‘onu yapma, hassasiyetlerim var’, ‘burama elleme kırmızı çizgilerim var’, ‘şunu yapma, bunu yapma; çeşit çeşit huylarım var’ diyerek ‘tatmin olmayan’, muhtemelen seks işçisini gönderip banyoda mastürbasyon yapan birine benzettim… paranın ödenip ödenmediği konusuna girerek şu güzide ortamı bozmak istemiyorum… görüntüdeki müşterinin sorunu gösterdiği, uzmanın işine karışmak olmadığı yolunda yorum yapabilirsin doğal olarak… keşke!.. öyle olsa tadından yenmez… eğer müşteri sorunun tam olarak farkındaysa ve bunu […]

113

‘iyi reklam kötü ürünü batırır…’ pek çok örneği görülmüştür bunun… ekşi sözlük’e göre en bilinen örneği jill’dir… ‘atın, atın eskimiş çoraplarınızı atın… atamıyorsanız paspas yapın’ sloganı ürün satışının tavan yapmasına yol açtı. ancak, marka pazara çorap yetiştiremeyince gümbür gümbür battıydı… ürünün iyi olacak… öyle çürük-çarık olmayacak… diyelim ki kötü; reklamcın da harikalar yarattı… tüketiciye bi’ kez sattın… ve battın! üründen memnun kalmayan tüketici, bi’ kez daha almayacak ve markanın ‘anti taraftarı’ olacak… 113. notun yazarı reyya advan… her öğrencinin 100 soru sormasını beklediğim bir ödevde 101 soru yazarak dikkatimi çekmişti… hem öğrencilik hem reklamcılık yaşamında yazdığı her satırı büyük bir keyifle okudum… şimdilerde aynı şeyi sınav sorularını okuyarak yapıyorum… bizans’taki reklam yazarlığı deneyiminin ardından ankara’da yerleşik hayata geçip çoğalmaya karar verdiğinde (can’ın kulaklarını kemiririm) okula […]

114

fırat atölyeye geç geldiğinde kullandığı bahanelerin başında ‘dün gece şarap içtim; uyanamadım’ yer alır… kimi zaman sahipsiz bir kediyi veterinere götürmüş ya da o miniğe bi’ yuva bulmuştur… bi’ gün ‘dün akşam mercimek çorbası içtim; uyuyakaldım’la karşılaşacağıma neredeyse eminim… sefil öğrencilerin bahanelerinin ardı arkası kesilmez… trafik sıkışır, gaz kesilir, anne-baba baskın yapar, yedikleri soslu tavuk dürümünden bağırsakları bozulur… ödevlerinde, uygulamalarında bi’ eksik ya da teknik bi’ sorun varsa ‘o yapmamıştır; bilgisayardan öyle çıkmıştır!.. (‘bilgisayardan çıkmak’ ne demekse?)’ bakılması gereken yeğenler, taşınması gereken eşyalar vardır. çok eskiden posof’ta yaşayan kaymak tabaka uzun kış aylarında çeşitli şeyleri bahane ederek şehir kulübünde içmektedir… mal müdürünün çocuğu olmuştur, ‘ha’di içelim’dir… genç ilkokul öğretmeni nişanlanmıştır; ‘ha’di içelim’dir. kapanan yollar nedeniyle ilçenin dünya ile bağlantısı kesilip içme bahaneleri azaldığında, zar zor […]

115

bi’ şekilde mutfağa girip aile büyüklerinin hünerlerini yinelemeyi düşleyen, ancak, ‘kulak memesi kıvamına gelecek biçimde hamuru yoğurmak, aldığı kadar un, kararınca tuz, baharat, yağ koymak’ gibi ölçülemeyen ölçü birimleri karşısında şebeğe dönen arkadaşın vardır kesinlikle. bu arkadaşın ‘iki parmaklık ölçüyü’ enine mi, boyuna mı kullanacağını bilemeyebilir. yemeklerinde asla ölçü birimi kullanmayan, her şeyi neredeyse kaba savurarak koyan zeliş’ten (valide sultan) bir tarifi almaya çalışırken, ‘saat yönüne mi, saat yönünün tersine mi karıştıracağım’ diye sorarak ifrit etmişliğim vardır. ‘iyi de, ne alaga’ diye sorabilirsin… fırat kesinlikle sorardı örneğin… ilgisini şimdi anlatacağım… çok da eski olmayan zamanlarda, reklam atölyesi’ne yeni katılanlara (yarımcalara) koşullarımızdan biri ‘her karınca otantik bir yemeği ve egzotik bir içkiyi hazırlamayı kesinlikle bilmeli’ idi. bunu ilk kez dillendirdiğimde yemek pişirmek ya da kokteyl hazırlamak […]

116

sahnedeki siyah t-shirt’lü adam cebinden çıkardığı küçük aleti salondakilere gösterirken yeni bir dönemin başladığının da altını çiziyordu… adam steve jobs, alet ise “i” manyaklığının öncüsü ‘ipod’du (imac, iphone, ipad vb)… plastik kasalı, şeker rengindeki imac’lerden biri 3 ay boyunca reklam atölyesi’nde durmuştu… bu yeni nesil bilgisayarın türkiye lansmanı dönemiydi ve bilkom’un yapmadığını promac yapmış; öğrenciler dokunsun, kullansın, tanısın diye atölye’ye göndermişti. romantik budala bi’ adam olduğum için bilgisayarı geri almayacaklarını ummuştum; aldılar oysa… disket sürücüsü olmayan, dışarıdaki dünya ile bağlantısını cd-rom ve ethernet kapısı ile kuran tasarım harikası bu aleti çok yadırgamıştım (benzer bi’ şoku macbook air’de de yaşamıştım… ancak, bu ayrı bi’ yazı konusu)… o dönemde pek çok şey disketlerdeydi ve jobs efendi, o disketleri kullanmayı sürdüreceksem, ayrıca bağlanacak dış disket sürücüsünü burnuma dayamıştı… […]

117

‘az aslında daha çoktur’ (less is more) sözünü sefil öğrencilere anlatmaya çalışmakla geçti ömrüm. anlamadıklarından değil, inanmadıklarından muhtemelen. ‘azın aslında daha çok olduğu’nu kavramaları için belirli bir demlenme süresi geçirmeleri gerektiğini öğrendim bi’ vakit sonra… zaman geçip zihnimde bazı şeyler daha berraklaştığında ifadem de değişti doğal olarak; ‘bana güvenin’ demeye başladım… reklamcılığın bi’ zamanlar haşarı çocuğu; şimdilerde ise haşarı dedesi george lois’in sözünü de bu çerçevede almak gerek. sefil öğrencilere kalırsa george lois çoktan ‘mumya’… 30’unu geçen herkese mumya muamelesi yapıyorlar çünkü… kimi zaman, ‘biz eve gidince tabutlarımıza giriyoruz; sabahları yeniden diriliyoruz’ diyorum bu yüzden… neyse, konuyu dağıtmayayım… ‘kirlenmek güzeldir’i, ‘su, soğuk su’yu, ‘zıt tokai’yi, ‘hem yumuşak, hem hesaplı’yı (1979’dan beri) bu gözle görmek gerekir kanımca… ‘özen gösteren anneler için’, ‘provitamin b5’, ‘just do it’i […]

118

uzun süre paylaşıp paylaşmama konusunda kararsız kaldığım bi’ not bu… hassas, ikircikli, nereye çeksen oraya gidecek bi’ şey… ilk serideki notların arasındaydı, öteledim, öteledim; buraya kadar getirdim… ama, şimdi deniz bitti… bu notta sözü edilen şey ‘işyerinde yaşanan aşk’ değil… konu aşksa boynum kıldan ince… konu sevdalı iki yürekse, kimseye laf etmek düşmez… derdim daha çok patron ya da yönetici konumundaki birinin çalışanıyla ‘ast-üst’ ölçeğinde ilişki yaşaması. bu ‘üst’ün iradesi olabileceği gibi, ‘ast’ın iş görme biçimleri arasında da yer alabilir. çalışan da avantaj sağlamak, yerini sağlamlaştırmak ya da farklı yetenekleriyle mesleki yetersizliğini örtmek için kullanabilir bu ‘fayda’ durumunu… bu konuya daha önce değinmiştim (bkz: 90. not)… kafayı buna taktığımı sanma sakın… söz, bi’ daha bu durumlardan söz etmeyeceğim… beni ilgilendiren milletin yatay ya da dikey […]