139

temel aksoy, blog yazısında ‘marka insan zihninde yaratılan anlamdır’ diyor. şimdi gel sen bunu eski kuşak üreticiye anlat. adam diyor ki, ‘şu kadar metrekare kapalı alanım, şu kadar bayim, şu kadar araçtan oluşan dağıtım filom, yıllık şu kadar üretimim, şu kadar satışım var, 50 yıllık mazim; şu kadar boyum, türlü türlü huyum var… o zaman ben markayım!..’ marka konusunu sağa sola anlatmaya çalışan meslek erbabı da ‘hayır sen marka değilsin’ deme densizliğini gösterip david ogilvy ustanın lafını çot diye söyleyiveriyorlar ‘ürünler fabrikalarda, markalar zihinlerde yaratılır!..’ örneğin güven borça, pek çok sunuma kaynaklık eden ünlü marka sunumunda üzerinde marka simgesi olmayan gıcır gıcır bir spor ayakkabı ile kullanılmaktan paçoz olmuş, ama, markalı bir spor ayakkabısının fotoğraflarını (resim değil) yan yana koyarak anlatmaya çalışıyor bu durumu… daha […]

140

antov çehov’a göre oyunun başında sahnede bir tüfek varsa, o tüfek oyunun sonunda mutlaka patlamalıdır. reklamın ayrıntılardan arınmasını, gereksiz tüm ögelerin sahneden, ilandan, dijital araçlardan kesinlikle çıkarılması gerektiğini anlatırken sıkça başvurduğum bir söz bu… basın yayın yüksekokulu’ndan dönem arkadaşım, şair remzi özmen ise bu durumu şöyle ifade etmişti: ‘masanın üstünde bir tırnak makası duruyorsa, öykünün bir yerinde kahramanımız tırnağını kesmelidir.’ sefil öğrenciler taslaklarını gösterirken sıkça konuştuğumuz konulardan biridir fazlalıklardan arınmak… ‘bir işlev üstlenmiyorsa atın gitsin’ der ve eklerim; ‘biz belgeselci ya da bilim insanı değil reklamcıyız (‘bilim adamı’-‘bilim kadını’ konusuna girmeyi hiç istemiyorum).’ bunda ‘minimalist’ denilebilecek reklam anlayışımın ya da ayet-el kürsi yerine koyduğum ‘less is more’un çok etkisi var elbette… görsel ifade, sözcük sayısı, tipografik oyunlar ya da süsler… tümü için geçerli bu… ‘iyi […]

141

notumuzun yazarı kenan kılıç kastamonu üniversitesi kastamonu myo radyo tv teknolojisi bölümü’nde öğretim görevlisi. sinema ve popüler kültürle ilgili bir yığın ders verirken bir yandan da gazi üniversitesi’nde yüksek lisans öğrenimi görüyor… ‘bir bakışta iletişim’ adlı kitabın editörlüğünü yaşar aktaş’la birlikte yapmış. şimdi sözü kenan kılıç’a bırakıyoruz fıratcı’m: “sanal alemin her türlü vahayı barındıran bir umman oluşundan olsa gerek, en çok başvurulan mecra haline gelmiş olması, biz dinolar tarafından zor da olsa kabul edildi. ancak öğrenci milletinin, bu alemde paylaşılmış her şeyi anonim ve hatta kendileri fütursuzca kullansınlar diye orada yer işgal ediyor zannetmesi, çeşitli sorunları da beraberinde getirdi. gösterilen ‘sahipsizse benimdir’ tavrı, özellikle de etik anlamda ciddi sorunlara yol açmaya başladı. arama motorlarının işlevinin, aramak değil bulmak olduğu anlayışı hüküm sürerken, araştırma eyleminin böylesine kolaylaştığı hayatta, kolay olanın ‘olmasa da […]

142

muhterem ilgüner ‘türkiye’de marka yaratma ve yaşatmanın altın kuralları’ kitabında (2006) ‘marka ciddi bir iştir. günü kurtarmak için değil yarını inşa etmek için yaratılır ve yaşatılır’ diyor. 90’lı yıllarda foto muhabirleri derneği’nin lokalinde otururken (zafer çarşısı’nın üstünde kocaman bir mekandı… sonradan giysi satan ucuzcu mağazalardan birine dönüştü), bir dost, ilginç bir öykü anlatmıştı. pekçok iyi adam gibi içer’den çıktıktan sonra paramparça olmuş yaşamını toparlamak, bu arada karnını doyurmak için bir kıyı kentinde lokma yapıp satmaya başlamıştı. üç-beş kuruş kazanabilmek için attığı bu adım, dalga dalga yayılmış, lokma büfeleri açılmaya başlamıştı (simit kafeleri ve çiğköfte dükkanlarını düşün; aynen öyle)… adı ise girişimle uyumluydu: ‘gırgırına lokma…’ şimdilerde ne yapar, lokma büfeleri yaşar mı bilmiyorum, ama, en azından bir dönemin markası böyle doğmuştu: ‘gırgırına…’ bir apple fanatiği olabilirim, […]

143

friedrich nietzsche (adını ancak kopyalayıp yapıştırarak yazabiliyorum), ‘ deri değiştirmeyen yılan ölür. düşünce değiştirilmesine engel olunan kafalar da öyle’ derken en temel sorunlarımızdan birine işaret etmiyor mu? bize öğretilen, öğrendiğimizi uyguladığımızda kabul gördüğümüz, öğretilenin dışında bir şey ortaya koyduğumuzda da aforoz edildiğimiz doğru değil mi? din, siyaset, ahlak ve kültür açısından bakmayacağım konuya; bu, başkalarının işi… benim derdim, iletişim ve bu alanda ‘kadim bilgi’ olamaz… çek fotoğrafçı josef koudelka’nın kasım 1984’te, fotoğraf dergisi’nin 22. sayısında yayımlanan sözlerinden bir bölümü alıp yazmıştım defterime (evet fırat, biz defter kullanırdık; halen de sürdürüyoruz bu alışkanlığı): fotoğraf konusunda bir şeyler söylemek bana hep kaygı vermiştir. öncelikle söylediğim şeyler yanlış anlamaya açıktır. ayrıca, bugünkü çalışmalarım hakkında söyleyebileceğim şeylerin, gelecekteki çalışmalarımı engelleyebileceği riskine atılmak istemem. yaşam değişmektedir ve ben de kendimi […]

144

reklam atölyesi’nin duvarlarında yankılanan pek çok söz oldu… ‘kelebek olmadan önce tırtıl olmak zorundasın’ da bunlardan biriydi. kimin söylediğini anımsamıyorum, hangi dönem(ler)de söylendiğini de… dostlardan biri bunun kaynağını anımsarsa uyarır, değiştiririm diye düşünerek ‘reklam atölyesi‘ne adresleyerek paylaşıyorum (böyle birkaç laf daha var). birden bire kelebek olmayı istemek yalnızca günümüzün sorunu değil… ben henüz öğrenciyken de öyleydi… hepimiz büyük gazeteciler, köşe yazarları, televizyon yıldızları ya da yönetmenler olarak gelmiştik okula… her birimizin köşe yazarı olamayacağını anlamamız zaman aldı… sonra yönetmen yardımcısı, kamera asistanı, muhabir ya da (benim yaptığım gibi) ‘sayfa sekreteri’ (sayfa tasarımcısı) olmayı kabullendik. evet aramızdan büyük köşe yazarları, televizyon yıldızları, sinemacılar, önemli gazeteciler çıktı. ama, sanırım ‘kelebek olmadan önce bir süre tırtıl olmamız gerektiğini’ anlamamız zaman aldı. reklam atölyesi kurulup kendi fiziksel koşullarını geliştirip […]

145

meriç özyön reklam atölyesi’nin yarımcalarından biri (büyüyünce ‘karınca’ olacak); bordo’nun başkanı aynı zamanda (reklam atölyesindeki 4 öğrenci ajansından biri)… hırslı, üretken, atak… selefi buğra koçyiğit gibi çabuk parlayanlardan… cesur da aynı zamanda… reklam atölyesi’nin günümüzdeki kadrosundan 100süz notlara giren ikinci üye (ilki zeyneP’ti)… ‘reklam, yaratıcılık kadar, disiplinle de yapılan bir iştir’ diyerek arkadaşlarının kucağına bombayı bırakıveriyor birden… öyle ya, dünyanın en yaratıcı işlerini yapmak üzere bekleyenlere (ama çoğunlukla yalnızca bekleyenlere) başka yolların da olabileceğini söylüyor; steve jobs’un ‘stay hungry, stay foolish’ başlıklı konuşmasındaki ifadesiyle ‘kafalarına tuğlayla vuruyor!’ ilef’te geçirdiğim süre boyunca yaratıcılığın bir ‘sermestlik hali’ (bu sözcüğü çok seviyorum; cümle içinde kullanmak istedim) olmadığını, dolayısıyla kafa yapan maddelerden çok zihin açan maddeler gerektiğini anlatmaya çalıştım. yaratıcıların saçını uçuşturarak ufka bakan insanlar klişe görüntüsünün ötesinde bir […]

146

jonas pulling ‘iyi fikirler üretmenin en iyi yolu, çok fikir üretmektir’ diyor ama, dinleyen kim? dikkatli izleyiciler bu konuya daha önce de değindiğimi anımsayacaktır. bulunan her fikrin yazılıp çizilmesini; bunları da çamaşır ipine asmaktan, tuvalet fayanslarına nakşetmeye giden bazı yollarla kayıt altına alınmasını önermiştim (bkz: 136. not). 136. notta değinmediğim, ama, bana kalırsa asıl sorunu oluşturan nokta şu: sefil öğrenci bir fikri bulduğunda ‘delinin organını bellediği gibi’ sıkıca sarılıp bırakmak istemiyor. buna bi’ de ‘fikrine aşık olma’ arızası eklendiğinde sıkıysa vaz geçir bakalım. dolap beygiri gibi fikrin çevresinde biteviye dönüp duruyor; fikrine aşık olduğu için terk edemiyor. ‘bir fikri bulduysan bir başkasını da bulabilirsin’ lafı bir kulağından girip diğerinden çıkıp gidiyor. bu da bir eşik sanırım… bulunan fikri bir yerde kayıt altına alıp bambaşka coğrafyalara […]

147

‘reklam, en üst düzeydeki yöneticinin zekasını temsil eder. bir ordunun sancağı, davulu neyse bir şirketin reklamı odur.’ sait aytemur’un 2010 tarihli ‘ya strateji, ya toksik domates’ kitabında yer alan sözün orijinali bu… 100 karakterin altına düşürürken biraz budamak zorunda kaldım. ‘bazı kampanyaları yapanlara değil, kabul edenlere ödül vermek gerekir’ sözü 18. nottu (100’den önceki notları facebook’ta görebilirsin. zaman bulup onların öykülerini de yazabilirsem, burada da bulabileceksin)… iyi bir reklam kampanyası için iyi bir reklamverene, iyi bir reklam ajansına ve iyi bir medya ortamına gereksinim olduğunun altını çizeli çok zaman oldu… bu sacayağının biri eksik olursa, reklam kampanyası da eksik olur doğal olarak… reklamcılığın tarihine yazılan pek çok başarılı kampanyanın ardında işte bu üçlü vardır… trendlerden etkilenen ve trendleri etkileyen bir süreç olan reklam, bu nedenle […]

148

david ogilvy ‘afişin flörte zamanı yoktur; hemen iğfal etmelidir’ der. bu laf reklam atölyesi’nde dönem dönem örnek verdiğim bir söz… tıpkı ‘keşke her ilanın (afişin mi demeliydim) yanında sizden birer tane verebilseydik. oturur, anlatırdınız’ (66. not) ya da arda erdik’in ‘sen sus, işlerin konuşsun’ notunda olduğu gibi (67. not)… tdk’nın güncel türkçe sözlük’ü ‘iğfal’i şöyle tanımlıyor: “1. bir kadını aldatma, baştan çıkarma. 2. ırzına geçme. 3. esk. aldatma, ayartma, kandırma, baştan çıkarma.” şöyle bir sahneyi gözünde canlandırmanı rica edeceğim… bir tane genç (kadın da olabilir, erkek de) elinde rulo haline getirilmiş bir afişle atölye’ye geliyor… afiş, çoğunlukla yalnızca ‘kendine bi’ şey ifade ediyor.’ o anlıyor, çünkü, kendi düşündü. kendi zihinsel sürecinin, o süreci geçirmemiş insanlarca anlaşılmasını bekleme gafletini gösteriyor… ‘kimseye gösterdin mi’ diye soruyorum ‘hayır’ […]