113

‘iyi reklam kötü ürünü batırır…’ pek çok örneği görülmüştür bunun… ekşi sözlük’e göre en bilinen örneği jill’dir… ‘atın, atın eskimiş çoraplarınızı atın… atamıyorsanız paspas yapın’ sloganı ürün satışının tavan yapmasına yol açtı. ancak, marka pazara çorap yetiştiremeyince gümbür gümbür battıydı… ürünün iyi olacak… öyle çürük-çarık olmayacak… diyelim ki kötü; reklamcın da harikalar yarattı… tüketiciye bi’ kez sattın… ve battın! üründen memnun kalmayan tüketici, bi’ kez daha almayacak ve markanın ‘anti taraftarı’ olacak… 113. notun yazarı reyya advan… her öğrencinin 100 soru sormasını beklediğim bir ödevde 101 soru yazarak dikkatimi çekmişti… hem öğrencilik hem reklamcılık yaşamında yazdığı her satırı büyük bir keyifle okudum… şimdilerde aynı şeyi sınav sorularını okuyarak yapıyorum… bizans’taki reklam yazarlığı deneyiminin ardından ankara’da yerleşik hayata geçip çoğalmaya karar verdiğinde (can’ın kulaklarını kemiririm) okula […]

112

beni yakından tanıyanlar bu sözü bu kadar kibar ifade etmeyeceğimi bilirler… ancak, şu sosyal ortamda sözün biraz uslandırılması, biraz efendi hale getirilmesi gerekti… sen ifadeyi başka sözcüklerle, daha samimi olarak dillendirebilirsin… bunu yaparken çocukların ulaşamayacağı yerde olmasına dikkat et lütfen… kiraladığı uzmanın işine karışmayı şu örnekle ifade ettim çoğu zaman; parasıyla kiralayabileceği en pahalı seks işçisini otele davet edip sonra ‘onu yapma, hassasiyetlerim var’, ‘burama elleme kırmızı çizgilerim var’, ‘şunu yapma, bunu yapma; çeşit çeşit huylarım var’ diyerek ‘tatmin olmayan’, muhtemelen seks işçisini gönderip banyoda mastürbasyon yapan birine benzettim… paranın ödenip ödenmediği konusuna girerek şu güzide ortamı bozmak istemiyorum… görüntüdeki müşterinin sorunu gösterdiği, uzmanın işine karışmak olmadığı yolunda yorum yapabilirsin doğal olarak… keşke!.. öyle olsa tadından yenmez… eğer müşteri sorunun tam olarak farkındaysa ve bunu […]

111

kaufman ‘yaratıcılık, aslında ihtiyaçlarınızın, arzularınızın ve özgün benliğinizin kişisel bir ifadesi olmaktan başka bir şey değildir’ diye buyurmuş… ha’di hemen pöflemeye başlama lütfen… derin felsefik açıklamalara girmeyeceğim bu notta (hoş diğer notlarda da girmedim ya)… yaratıcılık üzerine kafa patlatanlar ‘yaratıcı kişilerin doymaz bir merakı vardır’ ve ‘her şeyi sorgularlar’ gibi ahkam keserler çoğu zaman… çevremdeki yaratıcı kişilerde de bu özelliği gözlemişimdir… her şey için ‘ne’ ve ‘nasıl’ soruları vardır; kullanma konusunda da gözleri karadır… sözü burada yine kaufman alıyor; ‘birçok yazar için insanları gözlemlemek çok önemlidir… bu kişiler insan doğasının tutkulu izleyicileridir.’ sevgili markapala (necdet kara), konuk olarak geldiği bi’ derste, ‘tüm çocuk resimlerinde güneşin nasıl çizildiğini biliriz… çizilen şey aslında güneşe benzemez… peki, ne zaman, ne oldu da birisi ilk kez güneşi öyle çizdi’ […]

110

bilgisayarda boş bir word ya da illustrator sayfası açıp uzun süre bakan birilerini görmüşsündür mutlaka… ben gördüm… boş sayfaya bakma süresi uzadığında ve bilgisayar ekranında hala hiçbir şey yoksa bu kez fırat mavi ekran verdi diye düşündüm çoğu zaman… bu ifadeye bakarak fırat’ın uzun yıllar boyunca okulu bitiremediğini düşünme sakın! fırat demirbaşlardan biri… dolayısıyla her yıl reklam atölyesi’nde görülür; şahsına münhasır kimliğiyle mesaimize neş’e katar… bu durumun kalem kağıtla çalışma geleneğini sürdürme çabasının kötü bi’ sonucu olduğunu da düşünme sakın… burada aklında (ve kalbinde) henüz bi’ şey yokken bilgisayar başına oturup gereksiz elektrik sarfiyatına yol açan sefil öğrenci tipiyle dalga geçmeye çalışıyorum… neyseki acilen maç özeti, yeni bir klip, komik video seyretmesi gereken bir yarımca ya da (yine acilen) facebook’ta kendi fotoğraflarına bakması gereken biri […]

109

dün ‘işini sevmek’, akıl yerine yüreğin sesini dinlemek üzerine goygoy yapmıştım, bugünkü konu biraz daha katmerli… reklam atölyesi’nde neredeyse 10 yıldır şöyle bir dertle uğraşıyorum… atölye öğrencileri hangi konuda çalışırlarsa çalışsınlar, o konudan nefret etmeleri 15-20 gün sürüyor… 2 ile 3 hafta sonunda o konuda bırak çalışmayı, adını bile duymak istemiyorlar… bu sefil öğrencileri fıkradaki lorda benzetiyorum çoğu zaman… gerdek gecesinin ertesinde, kahvaltı sofrasında lord tek gözlüğünü düzeltip ‘leydim’ demiş; ‘umarım dün gece hamile kalmışsınızdır. çünkü, o komik hareketleri tekrarlamak istemiyorum!..’ fıkrayı anlatıp ‘hem çocuğunuz olsun istiyorsunuz, hem de terlemeye niyetiniz yok’ deyip ekliyorum: ‘çocuğunuz olacaksa, bi’ miktar terleyeceksiniz!..’ bugüne değin tüp bebek yönetimini anımsatarak karşı çıkan olmadı; ama, bu gidişle o da olur diye düşünüyorum. briefi alır almaz heyecanlanan öğrenciler bunlar… sorun heyecan eksikliği […]

108

robin sharma’dan hayatın sırrı niteliğinde bir söz: ‘akıl, yasama organı olabilir. ama yürütmeyi kesinlikle yüreğe bırakmalısın…’ ne ve nasıl gibi soruları bi’ yana bırak ve bana kulak ver azıcık… bir örnekle açıklayayım… özellikle bahar dönemlerinde ilef’in koridorları daha da şenlenir… çeşitli liselerden öğrenciler rehber öğretmenlerinin nezaretinde okulu, atölyeleri gezerek ilef’i tanımaya çalışırlar… şu ana değin kimsenin ‘ouuu… vaaav… yaaaaa’ gibi sesler çıkardığını duymadım… bunu otelden bozma gibi duran ilef binasının (habitatımız, ekmek teknemiz) üniversite tanıtımlarında gösterilmesi şart olan cam-metal-boru mimarisinden bir iz barındırmamasının yanı sıra çimlerde sitar çalan, kızılderili dansı yapan yabancı öğrencilerin olmayışınına bağlıyorum. neyse… çil yavrularından oluşan liseli grubumuza geri dönelim… dedim ya okulu gezerek tanımaya çalışıyorlar; reklam atölyesi’ne de geliyorlar doğal olarak… atölyenin bir oyun alanı olduğunu, kararları öğrencilerin kendilerinin aldığı, yer […]

107

hani amerikalılar dünyanın geri kalanını sorduğunda çoğunlukla genetik mühendisliğiyle ilgili bir soruyla karşılaşmış gibi bakarlar ya!.. bu hali bi’ de bizans’ta görmek mümkün (bu bozkırdan bakınca istanbul’a öyle demeyi yeğliyorum kaç zamandır)… maçka’dan (trabzon) gelip maçka’ya (beşiktaş) yerleşen idris, 3 kuşaktır bizanslıdır artık… sorsan istanbulludur; şivesinin verdiği ipuçlarına bakmadan… şöyle bi’ tulum ya da kemençe sesi de bozmazsa şu güzel ortamı, çaktırmaz hiç… bu yalnızca maçkalıları bağlayan bi’ konu değil elbette… haydarpaşa garı rant adına yağma çanağına dönmeden, cümle kapısından çıkıp tahta bavulu kadıköy’ün toprağına koyan herkes de bizanslı olurdu hemen… denizden gelen yeli ciğerine çekip ‘seni yeneceğim istanbul’ tiradı da adettendi… böyle efelenmeyene ne iş, ne aş verilirdi… o zamanlar Irwin warren’ın ‘taşra anlamaz görüşü bayat bir görüştür’ ifadesini ‘yeni yetişen reklam yazarlarını eğitmekte […]

106

burada sözüm kendisi için bir logo (amplem, lego) isteyen sevgili arkadaşına… ne olacaktır ki, çiziktiriverirsin hemen… görsel kimlik çalışmasının grafik tasarımın en zor ve meşakkatli işi olduğunu bilmez arkadaşın… zaten sen yapmazsan, onu yapacak bir yeğen vardır çoğunlukla… güzel sanatlar ya da iletişim okuyo’dur zaten; sen yapmazsan o yapıverir… saygı duyduğun mesleğine yapılan bu hakarete mi yanarsın, ekmek paranı kazandığın işlerin için yapılan bu ahlaksız talebe mi? talep sahibi, ürününü ticari bir işte kullanacak, para, güç, itibar kazanacaktır; sen ise bi’ teşekkür… ‘hayır’ desen arkadaşın/arkadaşların kırılacaktır; boynunu büküp kabul etsen mesleğine olan inancın… bu sorun yalnızca freelance çalışan iletişimcilerin (‘tasarımcı’ demedim dikkat edersen… bunun misyon/vizyon yazısı, senaryo, konsept üretimi gibi versiyonları da var) değildir… kimi zaman ajanslar da bu ahlaksız teklifle karşı karşıya kalır… zamanın […]

105

sakallı olmayı hep şöyle ifade ettim; ‘gerektiğinde yorganı tekmeleyip 5 dakika içinde kapının önünde olmak…’ yıllar boyunca bunu kaç kez yapmak zorunda kaldım? çok değil; ama, gerektiğinde olabileceğini bilmek insana iyi geliyor. çenede kıl biriktirmenin yararlarından biri de, insanın her sabah kendi suratına bakmak zorunda olmayışı… üstelik uykulu gözlerle çenende bir köpük katmanıyla şişmiş suratına baktığını bi’ düşün; hak verirsin bana… insan her sabah önce kimi görebileceğini belirleyebilmeli; de’ mi fırat? bu girizgahtan sonra notun ‘sakalla ilgili’ olduğunu düşünebilirsin; değil… satchel paige’den alıntıladığım not ‘yaşla ilgili…’ ancak, bu yazı ‘peter pan kompleksi’ üzerine değil… onu tanıdığımdan beri 29,5 yaşında olan aykut kahvecioğlu’nun bu notu okumayacağını bilmenin rahatlığıyla, ‘üfürelim’ bakalım… insanın ancak merak etmeyi bıraktığında yaşlandığını anlatan bi’ yazı okumuştum bi’ yerde… ‘merak etmeyi bırakmak’, her […]

104

ertuğ tuğalan’ın ‘müşteri hiçbir zaman ne istediğini bilmez ama neyi istemediğini bilir’ notunu okuduğunda büyük olasılıkla malum şahsın ‘bu değil, bu değil, bu hiçççç değil’ tiradı canlandı gözünde. bu ifadenin bir reklam yazarının düş ürünü olduğunu sanıyorsan çok yanılırsın… o adam ve kadınlar var… gerçekten! fırat… konuyu bi’ fıkrayla anlatmaya çalışalım evladım… adam doktora gitmiş ve demiş ki; ‘doktor bende bi’ haller var. nereme dokunsam oram ağrıyor.’ parmağıyla göstererek anlatmayı sürdürmüş; ‘burama dokunuyorum, buram ağrıyor, burama dokunuyorum buram arıyor!’ parmağını karnına, bacağına, çenesine, kafasına dayayarak göstermiş. bi’kaç doktor, birlikte adamı iyice muayene etmişler. en sonunda adamın parmağının kırık olduğunu fark etmişler… bazen fıkra kahramanımızda olduğu gibi sorunu saptayamamaktan, asıl derdin ne olduğunu anlamayamamaktan kaynaklanır bu… yapısal sorunlar, pazarlama hedeflerinin belirsizliği, aynı anda her şeyi söyleme […]