164

nil baransel ‘eli acıman’ isimli kitabında (2003) j. walter thompson’dan john scott‘ın bir sözünü aktarır: ‘reklam basit bir iştir. bunu asla unutmayınız! çünkü her zaman böyleymiş gibi görünmez. işin içine daha çok insan ve daha çok para girdikçe, reklamcılık daha karmaşıkmış gibi algılanır. ancak reklamcılıkta -her ne kadar bitmez tükenmez toplantılar, konferanslar, sunumlar, odak grupları, araştırma değerlendirmeleri, medya analizleri, yönetimsel görüşmeler ve strateji geliştirme oturumları yapılırsa yapılsın- sonunda her şey basit tek bir noktada düğümlenir; birisi oturup reklamı yazar.’ bu alıntıya bakarak reklamcılığın çok kolay bir iş olduğunu düşüneceğini sanmam… hele ki ismail inan’ın 128. notta yer alan ‘reklam yazarı mesaisini aynı anlamı daha kısa cümlelerle aktarmanın yolunu aramakla geçirir’ ifadesini okuduysan… ismail’i o notun yazısında anlatmıştım; burada yinelemeyeceğim… çok zamandır reklam atölyesi öğrencilerini ‘yalın […]

163

sevgili sevinç feyzioğlu ‘ilan-reklam farkı’nı anlatmak için bu notu yazdı… ben de keyifle paylaştım… bu notu paylaşırken de, fıkra biriktirdiğim zamanlarda ‘reklam metinleri’ adıyla kaydettiğim bir belgedeki şu parçayı anımsadım. yanlış anımsamıyorsam, ‘funny-groups’ adında bir mail grubuydu… metni müge serdar adına kaydetmişim… şimdi okuyacağınız metnin ağır ironi içerdiğini baştan belirteyim… öyle çakar çakmaz alev alanlardansan lütfen başka bir metne geç… hala buradaysan, az sonra okuyacaklarının ‘bir fıkra’ olduğunu unutma lütfen… bazı pazarlama terimleri ve anlamları bir partiye gidiyorsunuz ve orada çok seksi bir adam görüyorsunuz. ona yönelerek “merhaba, yatakta çok iyiyim, sevişmeye var mısın?” diye soruyorsunuz. bunun adı “doğrudan pazarlama“dır. bir partiye gidiyorsunuz ve orada çok seksi bir adam görüyorsunuz. bir kız arkadaşınızı görevlendiriyorsunuz ve o, adama yönelerek, “merhaba, şurada duran kız arkadaşım yatakta çok […]

162

henry james ‘bir yazar, hiçbir şeyin kaybolmasına izin vermez’ buyurmuş. sözümüzün yazarı amerikalı hery james (1843-1916) ise eğer, ifade yazınsal açıdan değerlendirilmelidir. ancak, ben doğrudan doğruya reklamcılık ekseninde bakacağım. önceki notlarda yaratıcılığı tanımlarken ‘iki bilinenden bir bilinmeyene ulaşma süreci’ olarak dillendirmiştim anımsarsan… o iki bilinen nelerden oluşabilir? bir bayram şekeri sevinci ile bir dükkan camı duyurusu, bir terminal tostunun tadı ile (muhtemelen kullandıkları boktan yağ nedeniyle) bir opera dekoru birleşip ‘yaratıcı fikir’ olarak ortaya çıkabilir… örnekler pek çok; uzatmayacağım… sevgili ertuğ tuğalan ‘aşık olun, gezgin olun, meraklı olun, hayalperest olun. sonra reklamcı olun’ derken (88. not) bunun altını mı çiziyordu acep? kendimce şöyle yorumluyorum; ‘yaşamın içinde ve tam ortasında, yeni deneyimler yaşamaya açık, kendi deneyimlerinin yanı sıra başka insanların deneyimleriyle de ilgilenen, olabildiğince her şeyi […]

161

reklam atölyesi’nin eski zamanlarından bir sözle karşındayım yine: ‘fikrinize hülya koçyiğit gibi anne değil, erol taş gibi baba olun.’ hülya koçyiğit ve erol taşın kendi kimlikleri değil, filmlerinde canlandırdıkları kimliklerine dayanan bir söz olduğunu açıklamama gerek yok sanırım. reklam atölyesi’nin 10-15 yıl öncesinde söylenmiş olduğunu tahmin ettiğim bir söz. filmlerde canlandırılan karakterlerin geçmişleri ise daha eskiye dayanıyor (bu lafı da kıçından anlamaya eğilimli dostlarımın varlığı nedeniyle yapıyorum bu açıklamayı… değilse, sen anlamışsındır zaten)… bu sözü reklam atölyesi’nde ilk kez dillendiren arkadaşım ‘fikrinize aşık olmayın’ demeye çalışıyordu büyük olasılıkla… aşık olup kusurlarını görmekten vaz geçmeyin de… ‘fikrine aşık olma’ hali yalnızca o dönemin sorunu değildi… bugün de var; yarın da olacak büyük olasılıkla… bugün ben, yarın bi’ başkası bu uyarıları yapmayı sürdüreceğiz… ‘fikrinizi hiçbir açığı kalmayacağı […]

160

‘istemeyen, hiçbir şey elde edemez’ deyimini bi’ zamandır yazmayı istiyordum. aslında bu yazı ‘istemek’ ve ‘gereğini yapmak’ üzerine olacak… o zaman; şöyle de söyleyebiliriz: ‘düşlemek’ ve ‘gereğini yapmak!..’ adamın biri piyangodan büyük ikramiye çıkması için habire tanrıya yalvarırmış. melekler bu yakarışa dayanamayıp huzura çıkmışlar ve ‘siz her şeye kadirsiniz. n’olur şu adama bi’ büyük ikramiye çıksa… yakarışından uyuyamıyoruz… o kadar!’ demişler. tanrı ‘çıkartacağım çıkarmasına da, bilet almıyor ki pezevenk!..’ işte tam da böyle bir kuşakla karşı karşıyayız… bir uluslararası reklam ajansında reklam yazarı olarak çalışmayı, iki ayın sonunda junior yazar, 6 ayın sonunda senior yazar olmayı isteyen bir kuşak… henüz stajyerken kristal ya da altın aslan almayı, senior olduğunda kuzeyde voktasını yudumlarken eurobest’e uzanmayı düşleyen bir kuşak… peki… bu arkadaşım, bir reklam ajansında staja başlamak […]

159

roger enrico ve jesse kornbluth ‘kola savaşı nasıl kazanıldı’ isimli kitapta (1987) ‘iyi, çok yetenekli insanlar, sadece kendilerine saygı gösteren ve inandıkları, iyi yöneticiler için çalışırlar’ diyorlar. reklamcılıkta henüz emeklediğim günlerde bir iş görüşmesi için kent mobilyaları üreten dokap’a gitmiştim. anap dönemi ve belediyelerin artan gelirlerinden burada söz etmeyeceğim. paylaşacağım şey, duvarda ilgimi çeken bir yazıydı: ‘iyi bir şirketin iyi çalışanları vardır.’ dokap iyi bir şirket miydi, iyi çalışanları var mıydı; bilmiyorum. halen çalışıp çalışmadıklarını da… duvarda gördüğüm yazısı ise hiç unutmadım; pek çok iş ortamında da dillendirdim… 30 yıldır iletişim alanında çalışıyorum. çalışma koşullarının iyileştiğini hiç görmedim… bu süre içinde iletişim mezunlarının çalışma alanının nasıl daraldığını, çalışma koşulları ve ilkelerinin nasıl aşındığına üzülerek tanık oldum… sınıfta sıklıkla dillendirdiğim (daha önce de 100süz notlar’da yazdığım) […]

158

scott barry kaufmann ‘yaratıcı kişiler’i tanımlarken, ‘yeni deneyimler ve değişik duygular yaşamayı severler. bu da yaratıcı üretkenliğe yol açan önemli bir öngörü kazanmalarını sağlar’ diyor ve ekliyor ‘yeni deneyimlere açık olmak, yaratıcı başarının en önemli yapı taşıdır.’ değişik bilgiler edinmek, heyecan merakı, farklı duygular yaşamak, hayallere açık olmak gibi birbiriyle bağlantılı deneyimlerden söz ederken, ‘hepsinin ortak noktası, hem iç hem de dış dünyayı zihinsel ve davranışsal açıdan keşfetmek arzusudur’ diyor. bu gösterişli sözlerden sonra hep aynı saatte, aynı yerde, çoğunlukla aynı yemeği yiyen; okula-işe-eve hep aynı yoldan giden, aynı insanlarla aynı konuları konuşup aynı çözümsüz dertlere hayıflanan insanlardan söz edebilirim. senin çevrende bunlardan yok mu? ha’di canım!.. zorlukla koparabildiği yıllık iznini hep aynı kıyı kentinde, aynı pansiyonda/otelde geçirip her gün (sabah diyemiyorum) aynı saatte kahvaltı […]

157

nil baransel ‘eli acıman’ isimli kitabında (2003) büyük ustanın şu sözüne yer verir: ‘görmedim’, ‘duymadım’, ‘gözümden kaçmış’, ‘fark etmedim’, ‘yanıldım’ gibi fiillere, reklamcılıkta kesinlikle yer yoktur. örneğin, bir basın ilanında gözden kaçan ufak bir imla hatası, milyonlarca gözün farkına vardığı bir hata demektir. bir reklam ajansı, bu ufak hatayı dahi kolay kolay kaldıramaz.’ ustanın çalıştığı dönemde en önemli reklam araçlarından birinin basın ilanı (aslında ‘basın reklamı’ demeliyiz bana göre) diğerinin televizyon reklamı olduğunu anımsatarak geçeceğim not yazısına… o günler tümünün değilse bile, büyük gazetelerin yarım milyon bastığı günlerdi. tan’ın tirajı bir dönem 1 milyonun üzerine çıkmıştı (ya da bize öyle söylediler)… ve henüz ‘çankaya’nın şişmanı’nın ‘ikibuçuk gazete kalacak’ dediği günler değildi… reklam atölyesi’ndeki sefillere hep anlattığım iki örneği yazacağım. ilki mehmet önder’in yönetimindeki iş bankası […]

156

sevinç feyzioğlu ‘marka reklamı, albümdeki eski aile fotoğrafına benzer. iyi çağrışımlar yapıyorsa elinizden bırakmak istemezsiniz’ diyor ve ekliyor; ‘ben de iyice yüzsüzleştim…’ kastettiği, üçüncü 100’süz not elbette… sırasını bekleyen 2 not daha var… 🙂 bundan çok hoşnut olduğumu ilettim kendisine… çeşitli nedenlerle belirtmiştim; 100süz notların imece yoluyla çoğalması büyük bir mutluluk veriyor bana… sevgili renan’ın deyimiyle ‘tribündekiler’e bir selam çakıp (durumdan bir vazife çıkarırsın artık) ‘marka reklamı’na dokunalım bakalım. bazı reklamlarla yeniden karşılaştığımızda, eski bir dostu görmüş gibi olmanın 2 nedeni var kanımca. ilki, eski (güzel) günlere duyulan özlem… küçük prens’i en çok çevrilen kitap olmasının nedenlerinden biri de bu bana göre: ‘kaybedilen çocukluğa duyulan özlem…’ ikinci nedense, o reklamların ruha ve akla dokunan reklamlar olması… geniş kitlelere seslenen, insanlarla ‘temas eden’, zaten hedef kitlede […]

155

‘tasarımdan anlamayan yazar, fırça kullanmayı bilmeyen ressama benzer.’ reklam atölyesi öğrencilerinden meriç özyön öyle diyor. meriç’in hırslı ve cesur olduğunu daha önce yazmıştım. örnekse, bu paylaşılan ikinci notu (zeyneP’e ve diğer yarımcalara selam ederim)… şimdi meriç’e kulak veriyoruz: kimsenin ekmeği ile oynama niyetinde değilim. tamamıyla ‘her şeyi yazar yapsın’ diye bir endişem de yok. işin özü; yazar kişisi biraz orta saha oyuncusuna benzer. gol atacak kadar hücum bilmesi güzel bir şey de olsa, takım savunmasını bozmayacak kadar savunma da bilmelidir. hatta ve hatta yeri geldiğinde, kaleci kırmızı kart gördüğünde kaleye geçecek kadar da kalecilik bilmeli. bu onu ne bir defans, ne bir kaleci ne de bir forvet değil; tam anlamıyla bir takım oyuncusu yapar. hepimiz goller atıp tribünlerin sevgisini kazanmak istesek de yeri geldiğinde birinin […]