144

reklam atölyesi’nin duvarlarında yankılanan pek çok söz oldu… ‘kelebek olmadan önce tırtıl olmak zorundasın’ da bunlardan biriydi. kimin söylediğini anımsamıyorum, hangi dönem(ler)de söylendiğini de… dostlardan biri bunun kaynağını anımsarsa uyarır, değiştiririm diye düşünerek ‘reklam atölyesi‘ne adresleyerek paylaşıyorum (böyle birkaç laf daha var). birden bire kelebek olmayı istemek yalnızca günümüzün sorunu değil… ben henüz öğrenciyken de öyleydi… hepimiz büyük gazeteciler, köşe yazarları, televizyon yıldızları ya da yönetmenler olarak gelmiştik okula… her birimizin köşe yazarı olamayacağını anlamamız zaman aldı… sonra yönetmen yardımcısı, kamera asistanı, muhabir ya da (benim yaptığım gibi) ‘sayfa sekreteri’ (sayfa tasarımcısı) olmayı kabullendik. evet aramızdan büyük köşe yazarları, televizyon yıldızları, sinemacılar, önemli gazeteciler çıktı. ama, sanırım ‘kelebek olmadan önce bir süre tırtıl olmamız gerektiğini’ anlamamız zaman aldı. reklam atölyesi kurulup kendi fiziksel koşullarını geliştirip […]

143

friedrich nietzsche (adını ancak kopyalayıp yapıştırarak yazabiliyorum), ‘ deri değiştirmeyen yılan ölür. düşünce değiştirilmesine engel olunan kafalar da öyle’ derken en temel sorunlarımızdan birine işaret etmiyor mu? bize öğretilen, öğrendiğimizi uyguladığımızda kabul gördüğümüz, öğretilenin dışında bir şey ortaya koyduğumuzda da aforoz edildiğimiz doğru değil mi? din, siyaset, ahlak ve kültür açısından bakmayacağım konuya; bu, başkalarının işi… benim derdim, iletişim ve bu alanda ‘kadim bilgi’ olamaz… çek fotoğrafçı josef koudelka’nın kasım 1984’te, fotoğraf dergisi’nin 22. sayısında yayımlanan sözlerinden bir bölümü alıp yazmıştım defterime (evet fırat, biz defter kullanırdık; halen de sürdürüyoruz bu alışkanlığı): fotoğraf konusunda bir şeyler söylemek bana hep kaygı vermiştir. öncelikle söylediğim şeyler yanlış anlamaya açıktır. ayrıca, bugünkü çalışmalarım hakkında söyleyebileceğim şeylerin, gelecekteki çalışmalarımı engelleyebileceği riskine atılmak istemem. yaşam değişmektedir ve ben de kendimi […]

142

muhterem ilgüner ‘türkiye’de marka yaratma ve yaşatmanın altın kuralları’ kitabında (2006) ‘marka ciddi bir iştir. günü kurtarmak için değil yarını inşa etmek için yaratılır ve yaşatılır’ diyor. 90’lı yıllarda foto muhabirleri derneği’nin lokalinde otururken (zafer çarşısı’nın üstünde kocaman bir mekandı… sonradan giysi satan ucuzcu mağazalardan birine dönüştü), bir dost, ilginç bir öykü anlatmıştı. pekçok iyi adam gibi içer’den çıktıktan sonra paramparça olmuş yaşamını toparlamak, bu arada karnını doyurmak için bir kıyı kentinde lokma yapıp satmaya başlamıştı. üç-beş kuruş kazanabilmek için attığı bu adım, dalga dalga yayılmış, lokma büfeleri açılmaya başlamıştı (simit kafeleri ve çiğköfte dükkanlarını düşün; aynen öyle)… adı ise girişimle uyumluydu: ‘gırgırına lokma…’ şimdilerde ne yapar, lokma büfeleri yaşar mı bilmiyorum, ama, en azından bir dönemin markası böyle doğmuştu: ‘gırgırına…’ bir apple fanatiği olabilirim, […]

141

notumuzun yazarı kenan kılıç kastamonu üniversitesi kastamonu myo radyo tv teknolojisi bölümü’nde öğretim görevlisi. sinema ve popüler kültürle ilgili bir yığın ders verirken bir yandan da gazi üniversitesi’nde yüksek lisans öğrenimi görüyor… ‘bir bakışta iletişim’ adlı kitabın editörlüğünü yaşar aktaş’la birlikte yapmış. şimdi sözü kenan kılıç’a bırakıyoruz fıratcı’m: “sanal alemin her türlü vahayı barındıran bir umman oluşundan olsa gerek, en çok başvurulan mecra haline gelmiş olması, biz dinolar tarafından zor da olsa kabul edildi. ancak öğrenci milletinin, bu alemde paylaşılmış her şeyi anonim ve hatta kendileri fütursuzca kullansınlar diye orada yer işgal ediyor zannetmesi, çeşitli sorunları da beraberinde getirdi. gösterilen ‘sahipsizse benimdir’ tavrı, özellikle de etik anlamda ciddi sorunlara yol açmaya başladı. arama motorlarının işlevinin, aramak değil bulmak olduğu anlayışı hüküm sürerken, araştırma eyleminin böylesine kolaylaştığı hayatta, kolay olanın ‘olmasa da […]

140

antov çehov’a göre oyunun başında sahnede bir tüfek varsa, o tüfek oyunun sonunda mutlaka patlamalıdır. reklamın ayrıntılardan arınmasını, gereksiz tüm ögelerin sahneden, ilandan, dijital araçlardan kesinlikle çıkarılması gerektiğini anlatırken sıkça başvurduğum bir söz bu… basın yayın yüksekokulu’ndan dönem arkadaşım, şair remzi özmen ise bu durumu şöyle ifade etmişti: ‘masanın üstünde bir tırnak makası duruyorsa, öykünün bir yerinde kahramanımız tırnağını kesmelidir.’ sefil öğrenciler taslaklarını gösterirken sıkça konuştuğumuz konulardan biridir fazlalıklardan arınmak… ‘bir işlev üstlenmiyorsa atın gitsin’ der ve eklerim; ‘biz belgeselci ya da bilim insanı değil reklamcıyız (‘bilim adamı’-‘bilim kadını’ konusuna girmeyi hiç istemiyorum).’ bunda ‘minimalist’ denilebilecek reklam anlayışımın ya da ayet-el kürsi yerine koyduğum ‘less is more’un çok etkisi var elbette… görsel ifade, sözcük sayısı, tipografik oyunlar ya da süsler… tümü için geçerli bu… ‘iyi […]

139

temel aksoy, blog yazısında ‘marka insan zihninde yaratılan anlamdır’ diyor. şimdi gel sen bunu eski kuşak üreticiye anlat. adam diyor ki, ‘şu kadar metrekare kapalı alanım, şu kadar bayim, şu kadar araçtan oluşan dağıtım filom, yıllık şu kadar üretimim, şu kadar satışım var, 50 yıllık mazim; şu kadar boyum, türlü türlü huyum var… o zaman ben markayım!..’ marka konusunu sağa sola anlatmaya çalışan meslek erbabı da ‘hayır sen marka değilsin’ deme densizliğini gösterip david ogilvy ustanın lafını çot diye söyleyiveriyorlar ‘ürünler fabrikalarda, markalar zihinlerde yaratılır!..’ örneğin güven borça, pek çok sunuma kaynaklık eden ünlü marka sunumunda üzerinde marka simgesi olmayan gıcır gıcır bir spor ayakkabı ile kullanılmaktan paçoz olmuş, ama, markalı bir spor ayakkabısının fotoğraflarını (resim değil) yan yana koyarak anlatmaya çalışıyor bu durumu… daha […]

138

ludwig wittgenstein ‘dehanın ışığı, başka, doğru-düzgün bir insanınkinden daha çok değildir. ama deha, bu ışığı belli türden bir mercekle yakıcı bir noktada toplar’ dediğinde 1940’tı… ben bizzat duymadım, ama, yazılanlardan alıntıladım. daha pek çok şey söylemişti elbette (bunların bazılarını önümüzdeki günlerde paylaşacağım)… ancak, şuna bi’ bakmanı öneririm ‘hayranlık zavallı bir şeydir, çarpık bir şey. çoğunlukla, ‘hayran’ olunan, sahte bir büyüklük görünümü içindedir; ‘hayran’ olan da, yanlış bir küçüklük duygusu içinde…’ 52. nota bir bakmanı öneririm: “atölye’de iki şeyle baş etmemiz gerekiyor: ‘ben her şeyim’ ve ‘ben hiçbir şeyim…’“ bu alıntılardan nasıl bir noktaya ulaşmaya çalışıyorum? lafı dolandırmadan söyleyeyim; ‘ama hocam o çok zeki, o çok yetenekli, o çok yaratıcı’ kestirmeciliği ve tembelliğine çakmaya çalışıyorum. ‘o öyle, tamam; ama, sen niye değilsin’ sorusunu sormaya çalışıyorum. cenap […]

099

invictus (fethedilemez) üzerime çöken gecenin ardında, her şey derin bir çukur kadar kara, şükrederim hangi tanrılar verdiyse, bu fethedilemez ruhu bana.   kötü olayların pençesine düştüğüm anda bile, ne ürktüm, ne sızlandım yüksek sesle… kaderin sopası altında, kana bulandı ama eğilmedi başım asla.   gazap ve gözyaşlarıyla dolu bir mekanda, gölgelerin korkusudur beliren aslında. yıllar gözdağı verse de bana. korkusuz bulacaklar beni her aradıklarında.   kapı ne kadar dar olsa da cefam ne kadar ağır olsa da, kaderimin efendisi de… ruhumun kaptanı da benim sadece. william ernest henley • • • george lois, olağanüstü tavsiyeler (yetenekli kişiler için!) içinizdeki yaratıcı potansiyeli ortaya çıkarmanın 120 yolu (boyner yayınları, 2012) isimli kitabının son öyküsünü invictus‘a ayırmıştı… ustanın yolundan giderek 100’süz notlar‘ın ilk serisini bu notla bitirdim… onun son […]

137

reklam atölyesi öğrencilerinin her dem sordukları bir soru: ‘reklam metni hangi uzunlukta olmalı?’ bu soruyu şöyle yanıtlayabilsem sefil öğrenci milleti ne kadar da rahat ederdi: ‘-eğer varsa- başlığın 5 katından 5 sözcük eksik (bağlaçlar dahil)!’ ‘yeteri kadar!’ yanıtının ne kadar gıcık edici olduğunun ayrımındayım; ama, ne yazık ki öyle. ‘kararınca tuz, baharat’, ‘kulak memesi kıvamı’ ya da ‘aldığı kadar’ gibi… üzerinde çalıştığın işe, hedef kitlene, tanıtım stratejine, iletişim hedefine göre değişir sözcük sayın. metnin olabildiğince kısa olmalı (örneğin, 100’süz notların her biri boşluklar dahil 99 karakterden az), ama, anlamını da yitirmemeli… şöyle yazamazsın örneğin: ‘tıraş bıçağı… 4 bıçaklı… keskin… yumuşacık cilt… öpücük…’ istersen yazarsın da, huysuzlardan biri kafana atar büyük olasılıkla. reklam atölyesi öğrencilerine bir paragraftan uzun her metin ‘acayip uzun’ geldiğinden, genellikle ‘kısa yazın’ […]

136

gülriz sururi “biz kadınlar” isimli kitabında (doğan kitap, 2004) “acı olan, çok insanın var olan yeteneğini, mükemmele ulaşamama endişesi yüzünden ortaya çıkarmaktan vazgeçmesidir. kusursuza ulaşamam endişesinden, yazdığı öyküyü, şiiri çekmecesine hapseden, ‘’ya beğenmezlerse, ya alay ederlerse, ya eleştirirlerse ne yaparım, nasıl cevaplarım’ diyen çok insan var. ne kadar yanlış.” derken, önemli bir yaramıza da parmak basıyor. belleği iyi olan izleyicilerimiz 100’süz notlara bu konuya değindiğimi anımsayacaktır (bkz: 52. ve 54. notlar)… stephen baker’ın ‘reklamda yaratıcılık’ isimli kitabından bir örnek: eğitmen öğrencilerine victorinox (isviçre çakısı) için bir billboard fikri bulmalarını ister ve 1 hafta süre verir. 1 haftanın sonunda sınıfın yarısının fikri yoktur. bu kez yalnızca yemek arasında kullanabilecekleri kadar süre verir. yemek dönüşü hemen herkesin onlarca fikri vardır. bu durumu zihnin mükemmeli arama sürecinde pek […]