125

aziz yayla meslektaşlarını hacamat etmeyi kafasına koymuş gibi görünüyor… ‘tasarımcı, kibrit denince çöp değil, ışık gören kişidir’ diyerek tasarım erbabını devlet başa yaparken, ‘sokaktaki adam gibi bakabilme yetisini kaybetmiştir; hayat boyu onu bulmaya çalışır’la kuzgun leşe taşıyor… doğal olarak işin şakası bu… ‘ya devlet başa, ya kuzgun leşe’ hali değil yani… 100’süz notları izleyenler bilir, pek çok notta başka türlü de ifade edilen şey bu… ha’di kısaca anımsayalım: birçok tasarımcı, işlerinin insanlarla bire bir iletişim kurması gerektiğini unutuyor (george lois). rafael gibi çizebilmek için dört yıl harcadım, çocuk gibi çizebilmek için ise bir ömür (pablo picasso). en zor bulunan fikir, ilk akla gelenmiş gibi durmayı becerebilendir (şölen yücel). sonuçta vardığınız nokta o kadar basit olsun ki, görenler ‘bunu herkes yapabilir’ desinler (oliviero toscani). ‘yalının gücü’ne […]

124

1998 ya da 99; tam anımsayamıyorum… ilef öğrencileri uluslararası reklamcılık derneği’nin (iaa) üniversitelerarası reklam yarışması’na hazırlanıyorlar… konu emniyet kemeri ve acayip işler tasarlanıyor… o dönemde ‘reklam atölyesi’nin generalleri’nden 3 öğrenci ajans oluşturmuşlar, ilef ön elemesine katılacaklar… öğrenciliğin şanından sayılan her şeyi son dakikaya bırakıp sonra da ‘sıçtım mavisi’ni gören ekip iyi bir fikir, ama eksik bir çalışmayla gelip ön elemeyi geçemiyor ve afra tafra yaparak ortalıkta dolanıyor… öyle ya, ‘sobacı’nın gözdeleri ya da has adamları onlar!’ sanırım ilk kez o zaman ettim bu lafı: ‘yapabileceklerinizle değil, yaptıklarınızla değerlendirilirsiniz.’ bir önceki yarışmada sıfır çeken ilef, o yıl birincilik, üçüncülük ve beşincilik alarak dönüyor yarışmadan (zaten 3 ekip katılabiliyordu)… kadroyu saysam aklın uçar… istersen 2. üniversitelerarası reklam yarışması sonuçlarını bi’ araştır; bulamazsan ben anlatırım… sözünü etmeye çalıştığım […]

123

bu zeynep sakallıoğlu reklam atölyesi’nde yarımca… pek meraklı, pek ilgili, pek civciv, pek konuşkan… şöyle ‘dil pabuç’ şeklinden (notun imzasındaki büyük ‘p’ onun işareti zaten; yazım yanlışı değil yani)… pek umutluyum kendisinden… yüzüne de söylüyorum; ‘kıçı kalkmazsa eğer, bi’ şey olacağı kesin…’ şimdi bu zeynep sakallıoğlu yememiş, içmemiş 100’süz notlara söz yazmış: ‘noktalama işaretleri yazıdaki ses tonumuzsa, tipografi de jest ve mimiklerimizdir…’ şunu söylemeye çalışıyor muhtemelen: clemente daa fontuyla bağıramazsın; helvetica neue bold ile fısıldayamazsın… comic sans, çok komik sans olacağından ciddi olamazsın; bi’ gülme gelir yazına… apple chancery’nin bilumum davet metinlerinde boku çıkarıldığı için janti görünemezsin… küçük harflerle haykıramazsın, büyük harflerle mırıldanamazsın… aşk sözcüklerini arial black ile yazmayı dene istersen; ya çantayı kafana yersin ya da tekmeyi kıçına… adı üstünde, yazı karakterlerinin (font) karakteri […]

122

bu notun yazarı aziz yayla… grafiker, sanat yönetmeni, yaratıcı yönetmen silsilesinden geçerek ajans kurucusu ve ortağı kıyafetini giyen biri… sıkılgan, utangaç, az konuşan biri… sıkılganlığını ve suskunluğunu atmasını dilediğim biri (ama, utangaçlığın ona çok yakıştığını düşünüyorum)… bi’ fırsatın olursa, ilk iş denemesini, ‘fotoğraf temizliği hikayesi’ni bi’ anlattır lütfen… ya da iaa ön elemesine iyi bir fikirle gelip hiçbir şey anlatmamaları, kampanyayı sunmamaları hikayesini… kadroyu saymasını istemeyi unutma lütfen… 🙂 ‘tasarımcı, kibrit denince çöp değil, ışık gören kişidir’ sözü sms ile geldiğinde (yazma konusunda sıkıntıları olmuştu. özellikle yazım yanlışı yapmadan yazma konusunda) uçtum ner’deyse… 8 sözcükte mesleğinin ‘büyük fotoğrafını’ (resim değil) çekmişti bana kalırsa… iletişim hedefini, ürün yararını, tüketici gereksinimi ve dolayısıyla doyumunu bu denli net ifade eden az laf duydum… onlardan biri theodore levitt’in ‘insanlar […]

121

söze bakıp ‘yooo!.. benim annem hiç de öyle değil’ diyerek başlama lütfen… evet, iyi biliyorum; yaptığın şeyi beğendirmek için akla karayı seçtiğin bir annen ya da baban olabilir… va hatta, ‘güdümlü anne terliği’nden söz edebilirsin… sözün kaynağı yaptığı ilk iş(ler)e bakıp beğenmemi bekleyen sefil öğrencilerle yaşadığımız anlar… işe bakıp eleştirdiğimde dudağını büküp ‘ama hocaaam… çok uğraştım… tüm gece buna çalıştım’ diyerek işini savunmaya kalkan sefil öğrenci… çok uğraştın ama, ortaya düzgün bi’ şey çıkaramadın… henüz reklamcılığın dilini yeni öğrendiğin için, işin derin metaforlar, çok katmanlı mesajlar, alt anlamlar, yan anlamlar içerdiği için olmadı… bi’ de ‘tüm gece’ aslında dizi, online oyun, sosyal medyada sörf arasına sıkışmış bir zaman dilimi olduğu için olmadı… yıllardır öğrencilere şunu net bir biçimde söylüyorum, sefil arkadaşım: ‘dönem başında işlerin yalnızca […]

120

eminim her iş kolunda bi’ duvara ya da panoya asılmıştır bu söz… bi’ tuvalet duvarında kötü yapılmış bir illüstrasyonla yer almadığı sürece sorun değil… ‘ulan, kötüye 1 milyon verdik (bünye yeni paraya geçememiş), iyi olsa yandıydım; mükemmele pılıyı pırtıyı bırakır çıkardım herhal’ diyecek adamın halini bi’ düşün lütfen… her iş kolunda olan, bizim meslekte ikiye katlanır… ‘iyi-mükemmel’ ilişkisi iki katın karesinden daha büyüktür muhtemelen… ortalama müşterinin ortalama işi büyük olasılıkla ittirilirken, ‘yarışmaya iş kasma’ döneminde her ajansta duyulması muhtemeldir jim abinin bu sözünü… öyle ya, iyi fikri müşteri zaten kabul etmeyecektir; yorulmaya değmez… mükemmel aranacaksa, bari ödül olarak geri dönsündür, de’ mi? profesyonel hayatın karikatürünü çıkarmaktansa, atölyenin fıkrasını yazmayı daha evla bulurum… sefil öğrencinin bulduğu her fikir (ona göre) iyidir zaten… hele, ‘sakallı’ gösterilen onca […]

119

süleyman hükümdarın rivayete göre gökten düşen taşla yapılmış yüzüğünden kaynaklanan bir laftır bu: ‘mühür kimdeyse süleyman odur.’  yüzük, süleyman’a bir rivayete göre 600 yıl, bir rivayete göre ise 900 yıllık bir ömür bahşetmiş, 6 köşeli yıldız şeklindeki yüzüğünü bastığı yeri egemenliğine almış, insanlardan gayrı hayvanlara, cinlere, perilere, doğaya söz geçirmiştir. basiretinin bağlandığı bir anda yüzüğü çıkarıp taharetlenirken bir dev tarafından hükümranlık simgesi çalınmış, süleyman’ın hükmettiği onca varlık devin buyruğuna girmiş. çünkü saltanatın kerameti mühürdeymiş ve mühür kimdeyse süleyman oymuş. ‘bu dünya süleyman’a kalmamış, sana mı kalacak’ lafının da buradan türediği zannedilir. reklam ajansı denilen habitatta da, fikir sahibinin süleyman olduğu iddia edilir (en azından ertuğ tuğalan öyle olduğunu söyler)… ancak fikir sahibinin hükümranlığı öyle 600-900 yıl filan sürmez; ortalama insan ömrünün 4 ya da 5’te […]

118

uzun süre paylaşıp paylaşmama konusunda kararsız kaldığım bi’ not bu… hassas, ikircikli, nereye çeksen oraya gidecek bi’ şey… ilk serideki notların arasındaydı, öteledim, öteledim; buraya kadar getirdim… ama, şimdi deniz bitti… bu notta sözü edilen şey ‘işyerinde yaşanan aşk’ değil… konu aşksa boynum kıldan ince… konu sevdalı iki yürekse, kimseye laf etmek düşmez… derdim daha çok patron ya da yönetici konumundaki birinin çalışanıyla ‘ast-üst’ ölçeğinde ilişki yaşaması. bu ‘üst’ün iradesi olabileceği gibi, ‘ast’ın iş görme biçimleri arasında da yer alabilir. çalışan da avantaj sağlamak, yerini sağlamlaştırmak ya da farklı yetenekleriyle mesleki yetersizliğini örtmek için kullanabilir bu ‘fayda’ durumunu… bu konuya daha önce değinmiştim (bkz: 90. not)… kafayı buna taktığımı sanma sakın… söz, bi’ daha bu durumlardan söz etmeyeceğim… beni ilgilendiren milletin yatay ya da dikey […]

117

‘az aslında daha çoktur’ (less is more) sözünü sefil öğrencilere anlatmaya çalışmakla geçti ömrüm. anlamadıklarından değil, inanmadıklarından muhtemelen. ‘azın aslında daha çok olduğu’nu kavramaları için belirli bir demlenme süresi geçirmeleri gerektiğini öğrendim bi’ vakit sonra… zaman geçip zihnimde bazı şeyler daha berraklaştığında ifadem de değişti doğal olarak; ‘bana güvenin’ demeye başladım… reklamcılığın bi’ zamanlar haşarı çocuğu; şimdilerde ise haşarı dedesi george lois’in sözünü de bu çerçevede almak gerek. sefil öğrencilere kalırsa george lois çoktan ‘mumya’… 30’unu geçen herkese mumya muamelesi yapıyorlar çünkü… kimi zaman, ‘biz eve gidince tabutlarımıza giriyoruz; sabahları yeniden diriliyoruz’ diyorum bu yüzden… neyse, konuyu dağıtmayayım… ‘kirlenmek güzeldir’i, ‘su, soğuk su’yu, ‘zıt tokai’yi, ‘hem yumuşak, hem hesaplı’yı (1979’dan beri) bu gözle görmek gerekir kanımca… ‘özen gösteren anneler için’, ‘provitamin b5’, ‘just do it’i […]

116

sahnedeki siyah t-shirt’lü adam cebinden çıkardığı küçük aleti salondakilere gösterirken yeni bir dönemin başladığının da altını çiziyordu… adam steve jobs, alet ise “i” manyaklığının öncüsü ‘ipod’du (imac, iphone, ipad vb)… plastik kasalı, şeker rengindeki imac’lerden biri 3 ay boyunca reklam atölyesi’nde durmuştu… bu yeni nesil bilgisayarın türkiye lansmanı dönemiydi ve bilkom’un yapmadığını promac yapmış; öğrenciler dokunsun, kullansın, tanısın diye atölye’ye göndermişti. romantik budala bi’ adam olduğum için bilgisayarı geri almayacaklarını ummuştum; aldılar oysa… disket sürücüsü olmayan, dışarıdaki dünya ile bağlantısını cd-rom ve ethernet kapısı ile kuran tasarım harikası bu aleti çok yadırgamıştım (benzer bi’ şoku macbook air’de de yaşamıştım… ancak, bu ayrı bi’ yazı konusu)… o dönemde pek çok şey disketlerdeydi ve jobs efendi, o disketleri kullanmayı sürdüreceksem, ayrıca bağlanacak dış disket sürücüsünü burnuma dayamıştı… […]