156

sevinç feyzioğlu ‘marka reklamı, albümdeki eski aile fotoğrafına benzer. iyi çağrışımlar yapıyorsa elinizden bırakmak istemezsiniz’ diyor ve ekliyor; ‘ben de iyice yüzsüzleştim…’ kastettiği, üçüncü 100’süz not elbette… sırasını bekleyen 2 not daha var… 🙂 bundan çok hoşnut olduğumu ilettim kendisine… çeşitli nedenlerle belirtmiştim; 100süz notların imece yoluyla çoğalması büyük bir mutluluk veriyor bana… sevgili renan’ın deyimiyle ‘tribündekiler’e bir selam çakıp (durumdan bir vazife çıkarırsın artık) ‘marka reklamı’na dokunalım bakalım. bazı reklamlarla yeniden karşılaştığımızda, eski bir dostu görmüş gibi olmanın 2 nedeni var kanımca. ilki, eski (güzel) günlere duyulan özlem… küçük prens’i en çok çevrilen kitap olmasının nedenlerinden biri de bu bana göre: ‘kaybedilen çocukluğa duyulan özlem…’ ikinci nedense, o reklamların ruha ve akla dokunan reklamlar olması… geniş kitlelere seslenen, insanlarla ‘temas eden’, zaten hedef kitlede […]

134

italyan sosyoloğu pareto ‘mind and society’ kitabında insanların iki gruba ayrılabileceğini ifade eder… bu iki grubu spekülatörler ve hazır yiyiciler (rantiyeler) olarak adlandırır. notu yazarken spekülatör yerine fırsatçı sözcüğünü yeğledim. söyleyemediğim sözcükleri kullanmamaya çalışıyorum (şansım olsa, yazmazdım da)… pareto fırsatçının ayırt edici özelliğini, kafasının sürekli yeni kombinasyon olasılıklarıyla meşgul olması biçiminde tanımlıyor. hazır yiyicileri ise, rutine bağlı, sabit fikirli, yaratıcı olmayan ve tutucu insanlar olarak tanımlıyor ve ekliyor; ‘bunlar fırsatçılar tarafından yönlendirilir…’ bu metinde sözünü ettiğim fırsatçı ve hazır yiyicinin sosyo-ekonomik tanımı değil doğal olarak… ekonomiden anlamam, ahkam kesmek de istemem… derdim, zihinsel fırsatçılık ve zihinsel hazır yiyicilik… bunlara yaratıcılık açısından bakmaya çalışıyorum… dilim dönerse, hazır yiyicilik yerine fırsatçı olabilmeni önereceğim (‘öğüt’ dememeye çalışıyorum)… çünkü, öyle olursan, yaratıcı insanlardaki ‘dünyayı değiştirme ve değişen dünyayı izleme […]

132

ddb’nin kurucusu (isimdeki ‘b’nin müsebbibi) bill bernbach ‘iyi reklam, kötü reklam yoktur. bazı koşullarda iyi olan, başka koşullarda kötü olabilir’ der ve ulu geyiğin de önünü açar ‘reklamın iyisi kötüsü olmaz!..’ yooo… olur be fırat!… iyi reklam varsa kötü reklam da vardır… yanlış anlaşılmıştır, kötü çözülmüştür, işini yapmıyordur, temel insani değerlere ve etik kurallara aykırıdır, işi rakip ajans ya da rakip reklamveren yapmıştır… bill amcanın söyleyemeye çalıştığı, ‘iyi reklam-kötü reklam’ ikilemi değil büyük olasılıkla… insanı çevreleyen her şey büyük bir hızla dönüşüyor ve ‘popüler olan’dan en çabuk etkilenen ve de onu en çok etkileyen reklam süreci de bundan payını alıyor… bi’ zaman ‘oha lan… bu kadar da olmaz‘ denilen şey, değişen eğilimlerle ‘olur’ hale geliyor… burada bi’ yanlış anlamaya fırsat vermemek gerek… ‘iyi-kötü reklam’ı değerlendirirken […]

124

1998 ya da 99; tam anımsayamıyorum… ilef öğrencileri uluslararası reklamcılık derneği’nin (iaa) üniversitelerarası reklam yarışması’na hazırlanıyorlar… konu emniyet kemeri ve acayip işler tasarlanıyor… o dönemde ‘reklam atölyesi’nin generalleri’nden 3 öğrenci ajans oluşturmuşlar, ilef ön elemesine katılacaklar… öğrenciliğin şanından sayılan her şeyi son dakikaya bırakıp sonra da ‘sıçtım mavisi’ni gören ekip iyi bir fikir, ama eksik bir çalışmayla gelip ön elemeyi geçemiyor ve afra tafra yaparak ortalıkta dolanıyor… öyle ya, ‘sobacı’nın gözdeleri ya da has adamları onlar!’ sanırım ilk kez o zaman ettim bu lafı: ‘yapabileceklerinizle değil, yaptıklarınızla değerlendirilirsiniz.’ bir önceki yarışmada sıfır çeken ilef, o yıl birincilik, üçüncülük ve beşincilik alarak dönüyor yarışmadan (zaten 3 ekip katılabiliyordu)… kadroyu saysam aklın uçar… istersen 2. üniversitelerarası reklam yarışması sonuçlarını bi’ araştır; bulamazsan ben anlatırım… sözünü etmeye çalıştığım […]

121

söze bakıp ‘yooo!.. benim annem hiç de öyle değil’ diyerek başlama lütfen… evet, iyi biliyorum; yaptığın şeyi beğendirmek için akla karayı seçtiğin bir annen ya da baban olabilir… va hatta, ‘güdümlü anne terliği’nden söz edebilirsin… sözün kaynağı yaptığı ilk iş(ler)e bakıp beğenmemi bekleyen sefil öğrencilerle yaşadığımız anlar… işe bakıp eleştirdiğimde dudağını büküp ‘ama hocaaam… çok uğraştım… tüm gece buna çalıştım’ diyerek işini savunmaya kalkan sefil öğrenci… çok uğraştın ama, ortaya düzgün bi’ şey çıkaramadın… henüz reklamcılığın dilini yeni öğrendiğin için, işin derin metaforlar, çok katmanlı mesajlar, alt anlamlar, yan anlamlar içerdiği için olmadı… bi’ de ‘tüm gece’ aslında dizi, online oyun, sosyal medyada sörf arasına sıkışmış bir zaman dilimi olduğu için olmadı… yıllardır öğrencilere şunu net bir biçimde söylüyorum, sefil arkadaşım: ‘dönem başında işlerin yalnızca […]

120

eminim her iş kolunda bi’ duvara ya da panoya asılmıştır bu söz… bi’ tuvalet duvarında kötü yapılmış bir illüstrasyonla yer almadığı sürece sorun değil… ‘ulan, kötüye 1 milyon verdik (bünye yeni paraya geçememiş), iyi olsa yandıydım; mükemmele pılıyı pırtıyı bırakır çıkardım herhal’ diyecek adamın halini bi’ düşün lütfen… her iş kolunda olan, bizim meslekte ikiye katlanır… ‘iyi-mükemmel’ ilişkisi iki katın karesinden daha büyüktür muhtemelen… ortalama müşterinin ortalama işi büyük olasılıkla ittirilirken, ‘yarışmaya iş kasma’ döneminde her ajansta duyulması muhtemeldir jim abinin bu sözünü… öyle ya, iyi fikri müşteri zaten kabul etmeyecektir; yorulmaya değmez… mükemmel aranacaksa, bari ödül olarak geri dönsündür, de’ mi? profesyonel hayatın karikatürünü çıkarmaktansa, atölyenin fıkrasını yazmayı daha evla bulurum… sefil öğrencinin bulduğu her fikir (ona göre) iyidir zaten… hele, ‘sakallı’ gösterilen onca […]

115

bi’ şekilde mutfağa girip aile büyüklerinin hünerlerini yinelemeyi düşleyen, ancak, ‘kulak memesi kıvamına gelecek biçimde hamuru yoğurmak, aldığı kadar un, kararınca tuz, baharat, yağ koymak’ gibi ölçülemeyen ölçü birimleri karşısında şebeğe dönen arkadaşın vardır kesinlikle. bu arkadaşın ‘iki parmaklık ölçüyü’ enine mi, boyuna mı kullanacağını bilemeyebilir. yemeklerinde asla ölçü birimi kullanmayan, her şeyi neredeyse kaba savurarak koyan zeliş’ten (valide sultan) bir tarifi almaya çalışırken, ‘saat yönüne mi, saat yönünün tersine mi karıştıracağım’ diye sorarak ifrit etmişliğim vardır. ‘iyi de, ne alaga’ diye sorabilirsin… fırat kesinlikle sorardı örneğin… ilgisini şimdi anlatacağım… çok da eski olmayan zamanlarda, reklam atölyesi’ne yeni katılanlara (yarımcalara) koşullarımızdan biri ‘her karınca otantik bir yemeği ve egzotik bir içkiyi hazırlamayı kesinlikle bilmeli’ idi. bunu ilk kez dillendirdiğimde yemek pişirmek ya da kokteyl hazırlamak […]

113

‘iyi reklam kötü ürünü batırır…’ pek çok örneği görülmüştür bunun… ekşi sözlük’e göre en bilinen örneği jill’dir… ‘atın, atın eskimiş çoraplarınızı atın… atamıyorsanız paspas yapın’ sloganı ürün satışının tavan yapmasına yol açtı. ancak, marka pazara çorap yetiştiremeyince gümbür gümbür battıydı… ürünün iyi olacak… öyle çürük-çarık olmayacak… diyelim ki kötü; reklamcın da harikalar yarattı… tüketiciye bi’ kez sattın… ve battın! üründen memnun kalmayan tüketici, bi’ kez daha almayacak ve markanın ‘anti taraftarı’ olacak… 113. notun yazarı reyya advan… her öğrencinin 100 soru sormasını beklediğim bir ödevde 101 soru yazarak dikkatimi çekmişti… hem öğrencilik hem reklamcılık yaşamında yazdığı her satırı büyük bir keyifle okudum… şimdilerde aynı şeyi sınav sorularını okuyarak yapıyorum… bizans’taki reklam yazarlığı deneyiminin ardından ankara’da yerleşik hayata geçip çoğalmaya karar verdiğinde (can’ın kulaklarını kemiririm) okula […]

112

beni yakından tanıyanlar bu sözü bu kadar kibar ifade etmeyeceğimi bilirler… ancak, şu sosyal ortamda sözün biraz uslandırılması, biraz efendi hale getirilmesi gerekti… sen ifadeyi başka sözcüklerle, daha samimi olarak dillendirebilirsin… bunu yaparken çocukların ulaşamayacağı yerde olmasına dikkat et lütfen… kiraladığı uzmanın işine karışmayı şu örnekle ifade ettim çoğu zaman; parasıyla kiralayabileceği en pahalı seks işçisini otele davet edip sonra ‘onu yapma, hassasiyetlerim var’, ‘burama elleme kırmızı çizgilerim var’, ‘şunu yapma, bunu yapma; çeşit çeşit huylarım var’ diyerek ‘tatmin olmayan’, muhtemelen seks işçisini gönderip banyoda mastürbasyon yapan birine benzettim… paranın ödenip ödenmediği konusuna girerek şu güzide ortamı bozmak istemiyorum… görüntüdeki müşterinin sorunu gösterdiği, uzmanın işine karışmak olmadığı yolunda yorum yapabilirsin doğal olarak… keşke!.. öyle olsa tadından yenmez… eğer müşteri sorunun tam olarak farkındaysa ve bunu […]

111

kaufman ‘yaratıcılık, aslında ihtiyaçlarınızın, arzularınızın ve özgün benliğinizin kişisel bir ifadesi olmaktan başka bir şey değildir’ diye buyurmuş… ha’di hemen pöflemeye başlama lütfen… derin felsefik açıklamalara girmeyeceğim bu notta (hoş diğer notlarda da girmedim ya)… yaratıcılık üzerine kafa patlatanlar ‘yaratıcı kişilerin doymaz bir merakı vardır’ ve ‘her şeyi sorgularlar’ gibi ahkam keserler çoğu zaman… çevremdeki yaratıcı kişilerde de bu özelliği gözlemişimdir… her şey için ‘ne’ ve ‘nasıl’ soruları vardır; kullanma konusunda da gözleri karadır… sözü burada yine kaufman alıyor; ‘birçok yazar için insanları gözlemlemek çok önemlidir… bu kişiler insan doğasının tutkulu izleyicileridir.’ sevgili markapala (necdet kara), konuk olarak geldiği bi’ derste, ‘tüm çocuk resimlerinde güneşin nasıl çizildiğini biliriz… çizilen şey aslında güneşe benzemez… peki, ne zaman, ne oldu da birisi ilk kez güneşi öyle çizdi’ […]