129

‘bazen zor problemleri çözmenin yolu; şaşırtıcıdır ama, sadece gerçeği söylemektir’ diye buyurmuş üstad. katılmamak mümkün değil… en iyi örneğini mi soruyorsun? tanktan bozma, hava soğutmalı, çirkin bir arabanın amerika lansmanı. efsanevi ‘küçük düşün (think small)’ kampanyasından söz ediyorum. sen tut koca sayfanın bi’ yerine arabayı hamamböceği gibi görünecek şekilde yerleştir; sayfanın dibine de bi’ çuval laf yaz… araban güzel görünmesin, arabanın çevresinde pin-up kızları ya da bikinili, koca memeli kadınlar olmasın üstüne üstlük… DDB’de Bill Bernbach’ın yönetiminde Helmut Krone ve Julian Koening’in elinden çıkan kültleşmiş bir iş… çok büyük araçlara alışmış amerikalılara çok benzin yakmanın, park yeri bulmakta zorluk çekmenin, sigorta, tamir ve bakım masraflarının yüksek olması gibi olumsuzluklara parmak basılarak ‘küçük olmanın’ başta ekonomik olmak üzere diğer avantajlarından söz edildiği bir iş… 20. yüzyılın […]

128

‘kusura bakma, kısa yazacak kadar zamanım yoktu…’ blaise pascal’a adreslenen, ancak, kimi metinlerde mark twain, voltaire ve bernand shaw’a da yakıştırılan söz… muhtemelen yazarlık konulu pek çok kursun ve dersin ayetlerinden biridir… ‘uzun yazın, sonra kısaltın’ da öyle… ekmeğini bu işi yaparak kazananlar kısa yazmanın ne kadar zor olduğunu bilirler ayrıca… reklam metnini en yalın, en etkili biçimine getirmek, uzun ve zahmetli bir iştir. 100’süz notların bazılarında buna değinmiş; oliviero toscani ve şölen yücel’in bu konudaki sözlerini aktarmıştım. notumuzun yazarı ismail inan, şölen yücel’in dönem ve çalışma arkadaşı… uluslararası reklamcılık derneği türkiye bölümü’nün düzenlediği üniversitelerarası reklam yarışmasının ikincisinde, emniyet kemeri kampanyasıyla ilef’e ilk birinciliği getiren ekibin üyesi… ilef’ten sonra yaşamını tiyatro ve televizyon alanında sürdürmeyi yeğleyen eylem akın’ın adını da anmalıyım burada… işte bu ismail […]

127

ilef’teki kılavuzluk sürecimin ilk zamanlarında istanbul’dan ‘kurtlar sofrası, orman yasalarının geçerli olduğu acımasız bir dünya’ olarak söz ederdim öğrencilere… istanbul’a kapağı atmaya çalışan öğrencileri ‘burada bir akvaryumun dingin sularındasınız. oysa sokakta azgın dereler ve denizler var’ diyerek vazgeçirmeye çalışırdım… ya da ‘henüz kabuğunuz sertleşmedi; istanbul için erken’ diyerek gözlerini korkutmaya çalışırdım… de’ mi sevgili inci bircan (ki inci bircan bi’ süre sonra istanbul’a gitti; kesmedi, londraya kadar sürdü seferi)?.. bi’ süre sonra reyya gelip gençleri istanbul konusunda yüreklendirmeye başlayana kadar sürdü bu… baktım reyya gözlerine korkutmak yerine tam tersi heveslendiriyor; vazgeçtim ben de… ancak, ‘en iyileriniz iş bulacak; çünkü mesleklerinde çok iyi olacaklar… en kötüleriniz iş bulacak; çünkü, kimsenin kabul etmeyeceği koşullarda çalışmaya razı olacaklar… orta dilimin şansı yok; onlar da bankacı, sigortacı, kpss girişimcisi […]

126

ışığın cisimlere çarptıktan sonra gözümüzde bıraktığı etkiye renk denir (cisme nasıl çarpıyorsa artık). ışık bir cisme çarptığında cisim ışığın içindeki 7 renkten (sarı, kırmızı, turuncu, mavi, yeşil, mor, lacivert) birisini emer diğerlerini yansıtır. sen cismi yansıttığı renkte görürsün. bu yüzden siyah ve beyaz renk olarak kabul edilmez; siyah 7 rengin hepsini emer, beyaz ise hepsini yansıtır. mavi, kırmızı, sarıya ‘ana renk’ yaftasını yapıştırıyorlar. bu renkleri karıştırarak bulamazsın. ama, ana renkleri birbirine karıştırarak bulduğun renklere ‘ara renkler’ derler (sarı + kırmızı = turuncu, sarı + mavi = yeşil, mavi + kırmızı = mor. yalnız moru bulmak için mavi ve kırmızıyı eşit oranda karıştırmalısın. kırmızısı çok olursa erguvan, mavisi çok olursa lacivert olur). zıt (kontrast) renkler birbirlerini tamamlar, yan yana kullanıldıklarında birbirlerini pohpohlayarak resme canlılık katar. bunun […]

125

aziz yayla meslektaşlarını hacamat etmeyi kafasına koymuş gibi görünüyor… ‘tasarımcı, kibrit denince çöp değil, ışık gören kişidir’ diyerek tasarım erbabını devlet başa yaparken, ‘sokaktaki adam gibi bakabilme yetisini kaybetmiştir; hayat boyu onu bulmaya çalışır’la kuzgun leşe taşıyor… doğal olarak işin şakası bu… ‘ya devlet başa, ya kuzgun leşe’ hali değil yani… 100’süz notları izleyenler bilir, pek çok notta başka türlü de ifade edilen şey bu… ha’di kısaca anımsayalım: birçok tasarımcı, işlerinin insanlarla bire bir iletişim kurması gerektiğini unutuyor (george lois). rafael gibi çizebilmek için dört yıl harcadım, çocuk gibi çizebilmek için ise bir ömür (pablo picasso). en zor bulunan fikir, ilk akla gelenmiş gibi durmayı becerebilendir (şölen yücel). sonuçta vardığınız nokta o kadar basit olsun ki, görenler ‘bunu herkes yapabilir’ desinler (oliviero toscani). ‘yalının gücü’ne […]

124

1998 ya da 99; tam anımsayamıyorum… ilef öğrencileri uluslararası reklamcılık derneği’nin (iaa) üniversitelerarası reklam yarışması’na hazırlanıyorlar… konu emniyet kemeri ve acayip işler tasarlanıyor… o dönemde ‘reklam atölyesi’nin generalleri’nden 3 öğrenci ajans oluşturmuşlar, ilef ön elemesine katılacaklar… öğrenciliğin şanından sayılan her şeyi son dakikaya bırakıp sonra da ‘sıçtım mavisi’ni gören ekip iyi bir fikir, ama eksik bir çalışmayla gelip ön elemeyi geçemiyor ve afra tafra yaparak ortalıkta dolanıyor… öyle ya, ‘sobacı’nın gözdeleri ya da has adamları onlar!’ sanırım ilk kez o zaman ettim bu lafı: ‘yapabileceklerinizle değil, yaptıklarınızla değerlendirilirsiniz.’ bir önceki yarışmada sıfır çeken ilef, o yıl birincilik, üçüncülük ve beşincilik alarak dönüyor yarışmadan (zaten 3 ekip katılabiliyordu)… kadroyu saysam aklın uçar… istersen 2. üniversitelerarası reklam yarışması sonuçlarını bi’ araştır; bulamazsan ben anlatırım… sözünü etmeye çalıştığım […]

123

bu zeynep sakallıoğlu reklam atölyesi’nde yarımca… pek meraklı, pek ilgili, pek civciv, pek konuşkan… şöyle ‘dil pabuç’ şeklinden (notun imzasındaki büyük ‘p’ onun işareti zaten; yazım yanlışı değil yani)… pek umutluyum kendisinden… yüzüne de söylüyorum; ‘kıçı kalkmazsa eğer, bi’ şey olacağı kesin…’ şimdi bu zeynep sakallıoğlu yememiş, içmemiş 100’süz notlara söz yazmış: ‘noktalama işaretleri yazıdaki ses tonumuzsa, tipografi de jest ve mimiklerimizdir…’ şunu söylemeye çalışıyor muhtemelen: clemente daa fontuyla bağıramazsın; helvetica neue bold ile fısıldayamazsın… comic sans, çok komik sans olacağından ciddi olamazsın; bi’ gülme gelir yazına… apple chancery’nin bilumum davet metinlerinde boku çıkarıldığı için janti görünemezsin… küçük harflerle haykıramazsın, büyük harflerle mırıldanamazsın… aşk sözcüklerini arial black ile yazmayı dene istersen; ya çantayı kafana yersin ya da tekmeyi kıçına… adı üstünde, yazı karakterlerinin (font) karakteri […]

122

bu notun yazarı aziz yayla… grafiker, sanat yönetmeni, yaratıcı yönetmen silsilesinden geçerek ajans kurucusu ve ortağı kıyafetini giyen biri… sıkılgan, utangaç, az konuşan biri… sıkılganlığını ve suskunluğunu atmasını dilediğim biri (ama, utangaçlığın ona çok yakıştığını düşünüyorum)… bi’ fırsatın olursa, ilk iş denemesini, ‘fotoğraf temizliği hikayesi’ni bi’ anlattır lütfen… ya da iaa ön elemesine iyi bir fikirle gelip hiçbir şey anlatmamaları, kampanyayı sunmamaları hikayesini… kadroyu saymasını istemeyi unutma lütfen… 🙂 ‘tasarımcı, kibrit denince çöp değil, ışık gören kişidir’ sözü sms ile geldiğinde (yazma konusunda sıkıntıları olmuştu. özellikle yazım yanlışı yapmadan yazma konusunda) uçtum ner’deyse… 8 sözcükte mesleğinin ‘büyük fotoğrafını’ (resim değil) çekmişti bana kalırsa… iletişim hedefini, ürün yararını, tüketici gereksinimi ve dolayısıyla doyumunu bu denli net ifade eden az laf duydum… onlardan biri theodore levitt’in ‘insanlar […]