2008-Orya Aktüel

Karıncaların Nöbetçi Yuvası: Reklam Atölyesi

Ahu Serap Tursun

(ORYA Aktüel Ocak 2008)

Tüm dünya kaos içerisinde iletişimsizlikten yara alırken, atılan her adım daha fazla sesimizi duyurmak ve var olduğumuzu içimizde belirlediğimiz dünyaya duyurmak için gerçekleşiyor. Markalar da tıpkı yaşayan her canlı gibi hayatını devam ettirmek, varlığını her geçen gün güçlenerek sürdürebilmek için kendi dillerini yaratıyor. Ve biz tüketim dünyasının bireyleri bu dili dinlemeyi, öğrenmeyi, konuşmayı, aktarmayı çok seviyoruz: Reklamın dilini…

Reklamlar ve yaratıcıları kadar, yaratılanlar üzerine söz söyleyenlerin de en ön sıralarda yer aldığı, renkli ama bir o kadar sert bir dünyanın kapılarını aralıyoruz. Ülkemizin önde gelen üniversitelerinden Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü, Reklamcılık ve Tanıtım Anabilim Dalı Başkanı, Öğretim Görevlisi ve İlef Reklam Atölyesi’nin Koordinatörü Mehmet Sobacı ile reklam üzerine keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

• • •

ORYA: Herkesin iletişimsizlikten ve iletişimin gerekliliğinden söz ettiği, değişimin ve aynı ölçüde alışkanlıkların da hüküm sürdüğü günümüzde iletişim fakültelerinin varlığını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Dünyamızın “hal-i pür meali”, iletişime, dolayısıyla iletişim fakültelerine duyulan gereksinimi açık seçik ortaya koyuyor kanımca… Yüz yüze iletişimden başlayarak, örgüt içi iletişime, kitle iletişimine, uluslararası iletişime varan bir gereksinim bu. Bu gereksinimin giderilmesinde, iletişim fakültesi mezunlarının büyük payı olmalı… Ancak, ülkemizde yeni yükselen “her ile bir üniversite” anlayışı ile üniversitenin ticarileşmesi, dolayısıyla en düşük eğitim yatırımının yapıldığı iletişim fakülteleri ve bu fakültelerin yine en düşük yatırımla kurulan halkla ilişkiler ve tanıtım bölümlerinden söz etmiyorum. Üniversite gibi üniversitelerde, yaşadığı çağı anlayan, anlamanın ötesinde dönüştürme eğilimi içinde olan iletişimcilere duyulan bir gereksinim bu… Kesinlikle yabancı dil(ler) bilen iletişimcilere… Hukuk, toplumbilim, siyaset, ekonomi, psikoloji/sosyal psikoloji, tarih bilen iletişimcilerden söz ediyorum. Yaşadığı çağa, çevreye, zamana dogmalarla değil, eleştirel bir bakışla yaklaşan; çağı kaçırmayan, ama çağı dönüştürme ülküsünde olan iletişimcilerden… Böyle iletişimci yetiştiren fakültelere gereksinimimiz var… Henüz mesleki donanım ve yeterlilikten söz etmedim dikkat ederseniz… 🙂

ORYA: İletişim Fakültesi’nin reklam derslerinde öğrenciler, gerçek ya da sanal bir iletişim sorununun çözümü için kampanyalar üretiyor, ödev olarak sunuyor ve yarışmalara katılıyor. ‘Yeşil Elma Ödülleri’ ve ‘Kızıl Elma Ödülleri’niz var. Bu yarışmalardan ve ödüllerinizden bahseder misiniz? Ödüller notlara yansıyor mu?

İlef’te doğru yaptığımızı düşündüğüm uygulamalardan biri bu… Dönem başında gerçek ya da sanal bir reklamverenin sınıflara verdiği briefle başlayan, kampanya hazırlığıyla süren ve dönem sonunda öğrenci ajanslarının reklamveren ve öğretim elemanlarından oluşan bir jüri önünde kampanyalarını sunmalarını içeren bir süreç… Son birkaç yıl hariç, ödül töreni de yapıyorduk… Bu yıl Yeşil ve Kızıl Elma Ödülleri’nin onikincisini düzenliyoruz… Uluslararası Reklamcılık Derneği (IAA) Türkiye Bölümü’nün düzenlediği Üniversitelerarası Reklam Yarışması’nın ise bu yıl onbirincisi yapılacak… Henüz “elma” adını koymadan başladığımız bu yöntemle geçirdiğimiz 1 yılı da eklersek, IAA’den 2 yıl önce başladık bu uygulamaya…

Yarışma süreci şöyle işliyor: Dersi alan öğrenciler ajanslar kuruyor… Kimlerle çalışacakları kesinlikle kendi seçimleri sonucunda ortaya çıkıyor. Bizim temel koşulumuz öğrenci sayısında: En az üç, en çok beş kişiden oluşuyor ajanslar… Kendi içlerinde görev bölüşümü yapıyorlar… Görevler katı değil; isterlerse herkes her işi yapabilir… Ancak, jürinin karşısına geldiklerinde ajans başkanı, müşteri temsilcisi, reklam yazarı, grafik tasarımcı (isterlerse yaratıcı yönetmen, sanat yönetmeni, müşteri ilişkileri yönetmeni olabilirler) rollerini oynamalarını bekliyoruz. Sunum gününe kadar oynanan bir oyun bu… Sunum gününde biz hoca rollerimizden soyunup, reklamverenin danışmanı, eşi-dostu oluyoruz… Başka isimlerin olduğu yaka kartlarını takıyoruz yakamıza… Ve ajansın sunumunu yapmasını bekliyoruz… Kimi zaman bilerek kötü insanlar oluyor, ajansalara güçlük çıkartıyoruz… Kimi zaman bizim güçlük çıkartmamıza gerek kalmıyor… 🙂 Öğrencilerimize anlatmaya çalıştığımız, bir kampanyayı üretmek kadar, onu sunabilme becerisine sahip olmalarını da sağlamak… Sunum sırasında çıkartığımız güçlükleri nasıl aştıklarını görmeye çalışıyoruz… Yıllarca deneyimlediğimiz bir nokta, sanırım durumu daha net anlatabilir… Öğrenci ajansları sunuma geldiklerinde el sıkışıyoruz… Çoğunlukla normal ısıda olan eller, sunum sonunda soğuk ve terli oluyor… Kimi öğrencilerde stres kızarıklıkları oluşuyor… Bunları kötü yürekli olduğumuz için yapmıyoruz… Yaşanan sürecin doğal bir sonucu bu… Ama bu deneyimi yaşamları boyunca unutmuyorlar… Mesleklerini gerçekleştirirken, bu ilk sunum deneyimlerini anımsayan çok sayıda öğrenci var… Sanırım bir anektod durumu özetliyor… Yıllar önce, danışmanlık hizmeti verdiğim bir ajans sunuma hazırlanıyordu… O sırada ajansı ziyarete gelen öğrencilerden birinin gözlemi oldukça çarpıcıydı: “Bizim kampanya hazırlığı sırasında yaşadıklarımızı hocalarımızın da yaşadığını görmek mutluluk verici…” Yapmaya çalıştığımız da bu… Bu deneyimi okul yıllarında yaşamalarını sağlamak…

Sunum sonunda oluşan sıralama, notlara da yansıyor… Birinciden sonuncuya bir sıralama üzerinden notları veriyoruz… Ancak sonuncu olduğu için sınıfta kalan ya da diskalifiye olan olmadı şimdiye kadar…

ORYA: Peki, ödüller bir kıstas mı? Başarı için yarışmalar ve kazanmak şart mı? Reklam dünyasında sessizce tartışılan bir konudur bu. Birçok reklamcıdan duyuyoruz, özellikle yarışmalara katılmamayı tercih edenler, hatta protesto edenler var? Siz bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Ödüller ölçüt değil… Gerek okulda düzenlediğimiz gerekse katıldığımız yarışmalarda elde edilen ödülleri birer ölçüt olarak almıyoruz… Bizim için ödül(ler) özendirici olmanın ötesinde önem taşımıyor… Öğrencisiyle, hocasıyla jüri üyelerine ateş püskürme hakkımızı saklı tutuyoruz… 🙂 Okulda düzenlediğimiz yarışmaların ödülleri “elma”… Bildiğiniz elma… Üstelik her ajansa birer tane veriyoruz… Dereceye giren ajansların ikinci birer elmaları oluyor… Öğrenciler tören sonrasında bu elmaları yiyorlar… Çok lezzetli olduğunu söylüyorlar ancak… Okul olarak katıldığımız diğer yarışmalarda ödül aldığımızda da durum çok aykırı olmuyor… Ödül aldığımız için kendimizi bu ülkenin “en bir şeyleri” olarak görmüyoruz… Ödül alamadığımızda da karalar bağlayıp, yaşama küsmüyoruz… Bir başka kanıt; ödül aldığımız için maaş zammı ya da ikramiye almadığımız gibi, alamadığımızda da maaş kesintisine uğramıyoruz… 🙂

Yarışmalara katılmaya karşı çıkan reklamcılara saygımız sonsuz… Ancak, öğrenciler söz konusu olduğunda, az önce de söylediğimiz gibi, yarışmaların özendirici yanına gereksinimimiz var… Çünkü, gerek okulda gerek okul dışındaki yarışmalara hazırlanan kampanyalar çok daha kapsamlı ve yetkin oluyor… Ayrıca, yalnız ders çerçevesinde düzenlediğimiz yarışmalara katılım zorunlu… Diğer yarışmalara katılım tümüyle öğrencilerin niyet ve isteklerine bağlı…

ORYA: Üniversitede ilginç kampanyalara imza atıyorsunuz. ‘Eskimolara buzdolabı’, ‘Taksitle mezar taşı’ gibi… 🙂 Derslerin çok keyifli geçtiğine şüphe yok! Merak ediyorum, bu kampanyalar arasında yaratılan en ilginç fikir hangisiydi?

Bu çalışmalar kampanya olmaktan öte, derste sorduğumuz ve öğrencilerin derste yanıt bulmalarınızı beklediğimiz uygulamalar…. Amaç, öğrencilerin empati kurarak mesaj üretmelerini sağlamak… Biraz da yaratıcılıklarını gıdıklamak, yapabileceklerinin sınırları konusunda biraz yüreklendirmek… Bunu futbol ya da basketboldaki şut çalışmasına benzetebiliriz yani… 🙂 Ortaya çıkan en ilginç çalışmaları “anımsayamıyorum” desem ayıp mı etmiş olurum?..

ORYA: Ve Reklam Atölyesi… http://ilef.ankara.edu.tr/reklam/ benim için vazgeçemediğim bir alışkanlık oldu. Reklam yaratıcıları, marka yöneticileri, geleceğin reklamcıları ve merak edenler tarafından da çok fazla takip edilen bir site. Reklam Atölyesi’nin kuruluş öyküsüne değinecek olursak…

Büyük bir övünç ve gururla söyleyebilirim ki, sanal alemdeki Reklam Atölyesi tümüyle öğrencilerin ürünü… Her şeyi onlar yapıyorlar… Hangi bölüme hangi malzemenin gireceğine onlar karar veriyor, malzemeleri onlar toparlıyor ve yayına sokuyorlar… Editör ve yardımcı editörler öğrenci… Ayıp olmasın diye bana da “mal sahibi” gibi bir ünvan vermişler… 🙂

Sanal Reklam Atölyesi’nin mimarı Arda Erdik’tir… Şu anda DDB İstanbul’da reklam yazarı olarak çalışıyor. Sanal Atölye’ye “big brother” bakışları atmakta! Diğer editörlerden Aziz Yayla askerde şu anda, Didem Kökver ise Mudo Concept’te sanat yönetmeni olarak sürdürüyor yaşamını. Şu anda editörlüğü yürüten Ali Erkurt 3. sınıf öğrencisi… Kendisine destek atacak yardımcı editörler arıyor harıl harıl…

Sanal Reklam Atölyesi günlük 5 bini aşkın tekil ziyaretçiye sahip bir reklam portalına dönüştü… Bu süreçte emeği geçen tüm öğrencilere teşekkür ediyorum burada… En büyük sıkıntımız, özgün içeriğin sınırlı oluşu… Sanırım Ali ve ekibi bu soruna da kısa sürede çare bulacak…

ORYA: Karıncalar olarak adlandırıyorsunuz ekibinizi”¦ Kocaman bir karınca ordusu”¦ Mesela ‘kanatlı karınca’ olmak için nasıl bir evreden geçmek gerekiyor? 🙂

“Çocuklarla reklam ve grafik oyunları oynayabileceğimiz bir alana gereksinimiz var” dediğimizde o dönemin dekanı Aysel Aziz’e, 1995’ti sanırım… Aysel Hoca da seminer sınıfı olarak kullanılan iki hoca odası büyüklüğündeki odayı bize verdiğinde Reklam Atölyesi doğdu. Uzun süre “Sobacı’nın odası” diye adlandırılan bu mekanın gerçek ismi yerleşsin diye bir dönem kapıdaki isim plaketini ters yerleştirmiştim. O dönemde atölyenin müdavimi olan öğrencilere “Sebastian” derdik… Derken, birkaç yıl sonra Reklam Atölyesi fakültenin bodrum katındaki yeni yerine taşındı. Okulun en dibinde, döne döne inilen merdivenlerle ulaşılan bir mekan… “Karınca” adı o dönemde doğdu, zamanla pekişti, çeşitlendi… “Karınca”lar rütbesiz Reklam Atölyesi çalışanlarıydı… “Atlı Karınca”lar yönetici konumundaki (koordinatör, yaratıcı yönetmen, sanat yönetmeni, müşteri ilişkileri yönetmeni) öğrencilerin ünvanıydı… “Kanatlı karınca”lar ise mezun olan karıncalar… Çünkü Reklam Atölyesi, 4-5 yıllık bir dönemde yuva olabiliyordu öğrenciler için… Zamanı gelince kanatlı karıncalarımız uçup gittiler…

Birkaç yıldır yeni bir rütbemiz, yeni bir ünvanımız var: “Yarımca”… Yarımcalar, atölyeye yeni kabul edilen öğrencilere verilen isim… Bu öğrencileri Reklam Atölyesi’nin koordinatörü (öğrenci) ile atöyle ajanslarının başkanlarından oluşan bir grup seçiyor… Seçilen öğrenciler 1 ya da 2 dönem boyunca gözleniyor… Mesleki ve kişilik özelliklerine bakılarak ya “karınca” rütbesi kazanıyor ya da bir süre daha “demlenme”ye bırakılıyorlar… Uzun süre geçmesine karşın “karınca” olamamış arkadaşlarımız ise doğal bir biçimde Atölye’nin dışında kalıyorlar… Yarımcaların yetiştirilmesinin sorumluluğu ajans başkanlarında oluyor… Burada hem mesleki hem kişilik gelişiminden söz etmek gerek… Karıncaların iyi niyetli, paylaşıma açık, insan ilişkilerinde özenli ve başarılı olmalarının yanında reklamcılık alanında yetkin olmaları da koşulumuz…

Şu anda Reklam Atölyesi, içinde 4 tane reklam ajansı barındıran büyük bir reklam ajansı gibi… Yarımcaları da sayarsak 50 kişiyi aşkın bir gruptan söz ediyoruz… Ajanslarda her sınıftan öğrenciler var ve tam anlamıyla bir “usta-çırak ilişkisi”nden söz edebiliriz… Tam da burada sıklıkla yinelediğimiz bir düsturu belirtmeliyim: “Çırak ustasını geçmezse, usta, usta değildir…” Buna inanıyoruz biz Reklam Atölyesi’nde…

ORYA: Elma Sepeti, Reklams, Benzerlikler, Kumpanyalar, Grafik Canavarı, Ustalar, Elalem Yapmış, Made in Turkey, Anti-Reklamlar, Eski Reklamlar, Yarışmalar derken zamanın nasıl geçtiğini unutuyoruz site içerisinde gezinirken. Atölyenin bu kadar popüler olacağını tahmin etmiş miydiniz?

Bu soruyu Arda Erdik’e sormuş olsaydınız, şöyle bir yanıt alırdınız: “Evet!..” 🙂 Ali Erkurt’un yanıtının da farklı olacağını sanmıyorum.

ORYA: Sadece fakültenin öğrencileri mi yer alıyor atölyede? Eski karıncaların kendilerini atölye dışında tutabilmeleri zor olmalı.

Çoğunlukla… Ancak dönem dönem başka fakültelerden, başka üniversitelerden, başka kentlerden aramıza katılan karıncalar da oldu… “Mülteci” adını verdiğimiz bu karıncalar, bir dönem atölyenin ve çalışmaların içinde yer aldılar… Bunların arasında yaşamını reklamcı olarak kazananlar da var…

Eski karıncalarımız kendilerini atölyeden uzak hissetmedikleri gibi, yeniler de onları büyük bir sevgi, vefa duygularıyla anıyorlar… Dönem dönem workshop’lara konuk olup, eğitici rolü üstleniyor, bilgi ve deneyimlerini yenilerle paylaşıyorlar… Bu Reklam Atölyesi’nin geleneği… Geçmişte, Reklam Atölyesi’ne gelen konuklara çay ikram eden karıncalar bir gün yeni karıncaların ikram ettiği çayı içerken, sanırım bu geleneğin parçası olmaktan mutluluk duyuyorlar…

ORYA: Atölye’nin çalışmalarını ele alırsak, çok yoğun bir araştırma ve emek gerektiriyor olmalı. Özellikle ‘Benzerlikler’ dosyanızı oluşturmak için nasıl bir sistem izliyorsunuz? Yabancı reklamlar için yurtdışından destek alıyor musunuz? Her gün binlerce reklamın yaratıldığı dünyayı takip etmek, yapılan bir çalışmanın yıllar önceki benzerini bulup ortaya çıkarmak çok zor olmalı.

İlgi, dikkat ve paylaşım… Karıncalar reklam çalışmalarını incelerken rastlıyor kimi zaman bu benzerliklere… Kimi zaman eski karıncalar yakalıyor benzerlikleri… Ve bunları sanal atölye editörüyle paylaşıyorlar… Benzerliklere yaklaşımımız “Aha!.. Nasıl da çalmışlar!..” biçiminde değil çoğu zaman (Bazen bu nidalar yükseliyor karıncaların ağzından)… Benzerlikler kimi zaman ortak biçimde düşünen beyinlerin, ortak biçimdeki çözümleri olarak da görülüyor Reklam Atölyesi üyelerince… Bir fikrin değişik biçimlerdeki ifadeleri olarak da…

ORYA: Artık yapılanlar kadar nasıl yapıldığının da takip edildiği bir süreç yaşıyoruz. Atölye reklamı nasıl değerlendiriyor?

Özgün, yaratıcı, olumlu, temel ve mesleki etik değerlerle yasal düzenlemelere uygun reklamlar yapma hevesindeki insanlardan oluşuyor Reklam Atölyesi… David Ogilvy’nin “Çocuklarımın izleyemeyeceği reklamları yapmak istemiyorum” sözünü kılavuz edinmiş insanlardan söz ediyoruz… Elbette, meslektaşlarımızın olumlu yorumlarını alabileceğimiz, mesleki yayınlarda yayınlanabilecek kampanyalar üretmek istiyoruz. Ancak, ürettiğimiz kampanyaların, reklamverenlerimizin amaçlarına ve marka kimliklerine uygun olmasına heves ediyoruz.

ORYA: Özgün fikir üretmek giderek zorlaşmaya başladı. Reklam adına yazılmayan bir şey kalmadı deniyor. Siz ne diyorsunuz? Benzerlikler olağan mı karşılanmalı? Tabii birebir alınanları dışarıda tutuyorum.

Hayır, benzerlikler çok da olağan karşılanmamalı… Karikatür çizdiğim yıllarda ulaştığım bir sonuçtu: “Söyleyecek sözün varsa, söylemenin bir yolu da vardır.” Biz fikir bulma ve yaratıcılığı “bilinen iki şeyden bilinmeyen yeni bir şeye ulaşma süreci” olarak tanımlıyoruz. Hal böyleyken ve bildiğiniz çok şey varken, bir gün o şeylerin arasından başkalarının henüz bulmadığı/görmediği bir ilişkiyi kurup, yepyeni bir şeyle ortaya çıkma şansınız oluyor. Bu bazen söyleyeceğiniz şeyde, bazen söyleyeceğiniz araçta ya da söyleme biçiminizde oluşabiliyor.

Bu çerçevede, henüz deniz bitmedi, rüzgar kesilmedi…

ORYA: Sözlü eleştiriden uzak durarak sadece ‘işte bu çalışmaların benzerleri’ diyorsunuz. Bu kadar benzerliğin arasında, Atölye’nin en beğendiği özgün reklam hangisi?

Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak istemiyoruz çünkü… Sergiliyoruz, paylaşıyoruz… Kendi aramızda değerlendirip yorumluyoruz… Kötü niyetli, bilerek benzer çözümlerin üretildiği çalışmaları kıyasıya eleştirip, özgün çalışmaya alkış tutuyoruz… Reklam camiasının idolleri bizim de idolümüz çoğunlukla… Volkswagen kampanyaları çoğunlukla ilgimizi çekiyor… Apple’ın “1984”ü de… Kişisel olarak zirve noktam VW “Think Little”dır…

ORYA: Eğitime dönecek olursak, buraya kadar her şey mükemmel. Peki ya sonrası? Okuldan sonra? Her yıl yüzlerce öğrenci iletişim fakültelerinden mezun oluyor. Ve hemen hemen hepsi soluğu İstanbul’da alıyor. Reklamın kalbi İstanbul evet ama bu kadar iş talebini karşılayabilecek potansiyele sahip mi İstanbul? Birçok yeni mezunun hayal kırıklığı yaşadığı gerçeği varken hala İstanbul’a yönlendirilmelerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Emeğin ve üretimin büyük çoğunluğu Anadolu’da ancak bu emeğe yön vermek için reklam adına Anadolu’ya yönelen öğrenci sayısı çok az. Bu ters ilişkinin onarılması için neler yapılmalı? Sadece İstanbul ya da Ankara mı olmalı reklamın yeni yaratıcılarını içerisinde büyüten?

Her yıl mezun olan öğrenci sayısı yüzlerle değil, binlerle ifade edilmeli… 30’a yakın iletişim fakültesinin toplam mezun sayısı 3 ile 5 bin arasında değişiyor yanılmıyorsam… Bunca mezuna suyun başı olan İstanbul’da istihdam sağlayabilme şansı yok… Bu durumda, başta Ankara olmak üzere, diğer büyük kentler istihdam alanları olarak görülüyor.
Ben uzun yıllar boyunca Ankara reklamcılığı için ter dökmüş biri olarak, rahatlıkla söyleyebilirim ki, Ankaralı ajansların, Ankaralı reklamcıların İstanbul’dakilerden çok büyük ayrımları yok… Mesleki donanım ya da yaratıcılık açısından eksikleri yok… Eksik olan şey, oyunun diğer oyuncuları… Yani büyük reklamveren ve büyük medya ortamı… Kayseri kökenli markaların niçin İstanbul ajanslarıyla çalıştıklarını sorgulamak gerek sanırım. Bursa, İzmir, Denizli kökenli markaların da… Güçlü yerel basının pek çok sorunun çözümüne katkıda bulunacağına inanan biri olarak söyleyebilirim ki, yerel çözüm ortakları da bu dengesizliği ortadan kaldırabilecek bir açılım olabilir.

Her yıl öğrencilerime söylediğim bir şeyi burada da vurgulamak istiyorum: “Alanında en iyilerle en kötülerin iş bulabilme şansı olacak” derim öğrencilerime… “En iyiler zaten kapışılacak… En kötüler ise kimsenin kabul etmeyeceği ücretler ve çalışma koşullarını kabul etmek durumunda kalacak. Orta kuşak ise başka işlere, başka sektörlere yönelecekler…” Yine öğrencilerime söylediğim bir başka şey ise: “Mesleki donanımı iyilerin tek hedefinin İstanbul olamayacağı… New York, Londra, Lizbon ya da Cape Town’da çalışmalarının önündeki tek engelin cesaretlerinin olduğu…” Onların dünyasının daha küçük olacağına inandığımı söylerim hep…

ORYA: İletişim, Fakülte, Atölye, eğitim sonrası derken sormadan edemiyoruz. Ya siz? Öğrencileriniz çok sevdiği birisiniz. Sizin için söylenen o kadar çok şey var ki. Araştırdık, sorduk ama bir tane acımasız söz bulamadık. Sizin için ‘iyi insan, güzel huy, pamuk kalpli, fikirler labirentinin rehberi, atölyenin biricik hocası, okul sonrası yokluğu çok hissedilen hoca, unutulmayacak isim, mütevazi, her şeylerden güçlü öğretmenim’ deniyor… Bu büyük sevgi nereden geliyor sayın hocam?

Sanırım klasik bir “kalp kalbe karşıdır” durumu… 🙂 Ben onların oturduğu sıralarda daha önce oturmuş birisi olarak yer aldım aralarında… Öğrencilik günlerimi unutmadığımı söyledim hep… Dolayısıyla tüm “öğrenci numaralarını” bildiğimi de… Yakın, sıcak ve esnek bir ilişkim oldu tüm öğrencilerimle… Notu ve değerlendirmeyi “Demokles’in kılıcı” haline getirmedim… Bilgilerini sınavlarla değil, uygulama, ödev ve sunumlarla ölçmeye çalıştım… Ezberlenmiş bilgiler yerine yorumlanmış ve deneyimlenmiş bilgiler istedim onlardan… Onlara dokunmaktan çekinmedim, onların dokunabilecekleri uzaklıkta durdum… “Hocam” dediklerinde, içimden “Estağfurullah” dedim hep… Bir hoca olmaktan çok bir kılavuz olmaya çalıştım… Yıllar önce bir öğrencimin bıraktığı notta sanırım bu durumun özeti: “Orman iki yolla ayrılmıştı birbirinden… Ben daha az kullanılmış olanı seçtim… Farklılığı da bu oluşturdu sanırım…”

ORYA: Bir zamanlar kapınızın üzerinde “bu kapıdan içeri girecek kadar iyi bir fikrin ya da fıkran var mı?” yazılıymış. Fikirlere tutkunluğunuz ortada. Peki ya fıkralar?

Fıkralar… Hem reklamcılıkta, hem de okulda çok yararını gördüm… Yalınlaştırmanın, ayrıntılardan arındırmanın, abartmanın ve retoriğin karıncalarıdır fıkralar… Yıllardır biriktirdiğim fıkralar http://www.fikramasasi.com adresinde yayınlanıyor bir zamandır… Henüz “normal fıkralar”ın yer aldığı “üst çekmece” ve “politik fıkralar”ın konuşlandırıldığı “orta çekmece” yayında… Kısa bir süre sonra “ahlaka mugayir fıkralar”ı da “en alt çekmece”ye yerleştireceğiz… “En Alt Çekmeceden Fıkralar”ı kitap olarak yayınlamayı planlamıştık… Ancak konjonktür buna çok uygun değil sanırım… 🙂 Fıkralar 50’lik paketler halinde yayınlanıyor… Tüm fıkraseverlerin kullanımına açık… İsteyen fıkraseverler kopyalayıp istedikleri biçimde kullanabilirler… Site fıkraseverlerin fıkra eklemesine de el veriyor…

ORYA: Fakültede ilk dersinizin ilk cümlesinin “çocuklar, ben de bu konularda çok fazla şey bilmiyorum; ama bildiklerimi size anlatmaya çalışacağım; gerisini de hep beraber öğreniriz” olduğu söyleniyor”¦ Dersinize girmek gibi bir şansım olmadı ne yazık ki. ‘Öğrencileriyle beraber öğrenme’ aşkına sahip bir öğretmene sahip olduğu için öğrencileriniz çok şanslı. Ne mutlu onlara.

Bilgi çağında tersini söylemek komik olurdu kanımca…

ORYA: Sizin bir de gag grubunuz var. www.gag.web.tr ‘de sizin için şarkılar dahi besteleyen bir grup. Huysuz ihtiyar diyorlar size hocam. 40’lı yaşlar çok büyük geliyor genç arkadaşlara, gerçi onlar için bizim 30’lu yaşlarımız da kocaman geliyor. 1963 doğumlusunuz. Büyümeyen çocuk diye tanımlıyorlar sizi. 23 Nisan’da doğmuş olmanızın da payı var mı?

Olabilir… 23 Nisan’dan çok “Küçük Prens”in etkisi bu sanırım… “Peter Pan Kompleksi” olduğunu da sanmıyorum… Her yıl yeni “Küçük Prens”lerle karşılaşan “pilot”um sanırım… Onların dilini unutmamak, onlarla diyalog kurabilmek için çabalıyorum… Çabam 11,5 yaşındaki kızımı anlayabilmek için de aynı zamanda…

Gag, Arda Erdik, Ozan Can Bozkurt ve Gökçer Erdem’in öncülüğünde kuruldu… Ben sitenin ilk web alanı ücretini ödemiştim yanılmıyorsam… Bir de fıkralarla katkım oldu… Beni aralarına almalarının nedeni bu… Sonra gruba Uğraş, Şafak, Ertuğ ve Ahmet de katıldı…

ORYA: Bir de ‘Küçük Prens’ tutkunuz var. Kitaplığınızda 34 dilden 234 Küçük Prens kitabınız varmış. Bir de “Küçük Prens Dostları”nız”¦ Nasıl bir tutkudur ki bu, Mehmet Sobacı denince akla gelen ilk özelliklerinizden biri oluyor?

34 dilden 235 kitap oldu bu arada… Küçük Prens herkesin, ama, özellikle eğitimcilerin okuması gereken bir kitap… Asıl varsıllığın nerede olduğunu çarpıcı biçimde anlatıyor bence… Kazanım sanılanların, aslında ne büyük kayıplar olduğunu anlatıyor… Kravatlardan ve politikadan konuşan asık suratlı büyükler yerine, fil yutmuş boğa yılanları karşısında heyecanlanan küçük ve genç yüreklerin değerini aktarıyor… Fil yutmuş boğa yılanına bakıp şapka gören yetişkinlerle dalga geçilmesi gerektiğini vurguluyor… Ben de öyle yapmaya çalışıyorum… Başaramadığım anlar oluyor tabii ki… Olsun, en azından deniyorum…

Küçük Prens tutkusu ortaokul yıllarımda başladı. Antoine de Saint-Exupery’nin Fransa’da geçen yüzyılın çocuk kitabı seçilen bu eserini derste bize okuyan Türkçe öğretmenimiz Salih Çağdaş yaktı bu ateşi. Ermenek’te bulamadım bu kitabı. Kardeşi İngiltere’de yaşayan bir arkadaşımın elindeyse İngilizce bir baskısı vardı. Yıllar sonra, eğitimci arkadaşlarıma Küçük Prens kitapları armağan ederken çaktı kıvılcım: “Ben niye koleksiyonunu yapmıyorum ki bu kitabın?” deyip başladım… Bugün 34 dilden 235 kitap oldu… Dil sayısı daha fazla olabilir. Örneğin, tüm İspanyolca baskıları tek bir dil olarak işaretledim… Oysa, sanırım 4-5 ayrı dil olarak adlandırılıyor İspanyolca…

Küçük Prens kitaplığı iki unutulmaz hocanın adını taşıyor… İlki Türkçe öğretmenimiz Salih Çağdaş, ikincisi –Milli Kütüphane’nin kurucuları arasında yer alan- Bilgi Kaynakları ve Arşivcilik dersi hocamız Sami N. Özerdim’in… Kitaplık yurtdışı gezilerinden getirilen kitaplarla oluşturuldu. Kitaplığa katkıda bulunanları “Küçük Prens Dostu” olarak tanımlıyoruz… Bu kitaplık hepimizin… Ben şimdilik koruyuculuğunu yapıyorum… Sanırım kısa bir süre sonra bu görevi kızım devralacak…

ORYA: ‘Ah keşke bu da benim olsa’ dediğiniz bir Küçük Prens kopyası oldu mu?

Bir açık artırma sitesinde 2.300 $ fiyatla satışa çıkarılan bir kopya… Benim olmasını çok isterdim… 🙂

ORYA: Reklamcılığı meslek olarak seçmek isteyenlere, henüz öğrenci olanlara ve yeni mezunlara söyleşimizin sonunda ne söylemek istersiniz?

Yalnızca reklamcılık değil, tüm meslekler için söylenebilecek bir şey: Yapmaktan mutlu olduğunuz mesleği seçin… İşinizi tutkuyla yapın… Çalışırken ve yaşarken mutlu olmaya bakın… Tutkularınız ve aşklarınız olsun… Aslında, belki de unutulmaz bir başka hocamın, Prof. Dr. Ünsal Oskay’ın, Basın-Yayın Yüksek Okulu’nun açılış derslerinden birinde ettiği söz daha da anlamlı: “Her hafta aşık olun, insanları sevin!..”

• • •

Belirtmek istiyorum ki, bu söyleşiden önce günlerce doğru dürüst uyuyamadım. Karşınızda tanımak ve fikirlerini öğrenmek istediğiniz bu kadar değerli bir isim olunca ve bir de bu isim her gün takip ettiğiniz bir oluşumun “Mal sahibi” olunca sorulacak sorular ve alınacak cevaplar ister istemez insanın karnında sancılar yaratıyor, uykularınız kaçıyor. Biz çok keyif aldık, dilerim siz okurlara da aynı keyfi iletebilmişizdir.

Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin en sevilen ve en çok takip edilen öğretim görevlisi Sayın Mehmet Sobacı’ya söyleşimiz için çok teşekkür ediyoruz. Ve Reklam Atölyesi’nin de başarılarının devamını diliyoruz.

reklam-atolyesi-2008-1    reklam-atolyesi-2008-2