2014-Medya Pusula

Öğr. Gör. Mehmet Sobacı ile eğitim sistemi üzerine (Özel Haber)

Özellikle üniversitelerde teorinin, pratiğe dökülmesi konusu, gündeme sık sık gelmektedir. Akademisyen ve öğrencileri ikiye bölen konuyla alakalı olarak, değerli düşüncelerini öğrenmek üzere Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğr. Gör. Mehmet Sobacı ile “medyapusula” olarak görüştük. Hocamız samimi açıklamalarını bizden esirgemedi.

Röportaj: Tolga Alca

Özellikle üniversitelerde teorinin, pratiğe dökülmesi konusu, gündeme sık sık gelmektedir.  Akademisyen ve öğrencileri ikiye bölen konuyla alakalı olarak, değerli düşüncelerini öğrenmek üzere Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğr. Gör. Mehmet Sobacı ile “medyapusula” olarak görüştük. Hocamız samimi açıklamalarını bizden esirgemedi.

“Eğitim sistemimiz ne yazık ki öğrencileri nokta olmaya yönelten bir sistem”

-Hocam, ilk olarak sizi eğitim hayatınızı da içerecek şekilde kendi ağzınızdan tanıyabilir miyiz?

Zor bir soru. Ben basın yüksekokulu mezunuyum. 1988 yılında mezun oldum. Orada 8 yıl okudum. Sonra 1993 yılında “Hadi gel sana para vereceğiz.” dediler. Ben de öyle olunca koşarak geldim. 1993’ten beri de buradayım. Daha öncesine gidersek, Ermenek Lisesi mezunuyum. Biliyorsunuz, maden kazasında gündeme geldi. 1980’de buraya geldim ve 1988’de bitirdim. 1993-2014 yılları arasında buradayım. İlk mesleğim yayın tasarımcılığıydı ve en sevdiğim mesleğim de o oldu. Hala bir yayın tasarımına ilişkin birtakım işler geldiğinde heyecanlanıyorum. Gazete, dergi, kitap olabilir ya da günümüzün teknolojisiyle ilgili olabilir. Bu heyecanı sürdürüyorum. Bu da hoşuma giden bir şey. Kabaca, öyküyü böyle anlatabilirim. Daha ayrıntılı bilgiler kendi sayfam olan www.mehmetsobaci.com adlı sitede var.

-Bugüne kadar yaptığınız çalışmalardan dolayı birçok saygın ödüllere layık görüldünüz. Bu süreçte hedeflediğiniz fakat yapamadığınız, içinizde uhde olarak kalan bir çalışma oldu mu?

Öncelikle bir düzeltmeyle başlayayım. Benim çok ödülüm yok. Öyle bakıldığında “Trafik Canavarı Projesi”nde reklam veren dalında başarı ödülü aldık. Biz, o süreçte reklam veren olarak bulunuyorduk. Kampanyayı yapan değil, kampanyayı yaptıran taraftaydık. Öyle bir başarı ödülü var. Henüz öğrenciyken “sayfa düzeni” dalında alınmış bir birincilik var. O zamanlar “Sedat Simavi Vakfı” idi ve “Birinci Genç Gazeteciler” yarışmasının sayfa düzeni dalında Görünüm’de bir ekiple ödülü aldık. Bir de 1990’lı yılların sonu ya da 2000’li yıllarda, devlet tiyatroları için yaptığımız bir çalışma Kristal Elma Reklam Ödülleri’nde başarı ödülü aldı. İçinde adım geçen ödüller bunlardır. Ama aslında en büyük ödül, reklam atölyesi öğrencilerinin aldığı ödüllerdir. Ben her bir ödülde çok gururlanıyorum. Öyle baktığımda çok daha mutlu oluyorum.

-Öğrencilerinize gelmişken, öğrencileriniz tarafından gerçekten çok farklı bir eğitimci olarak değerlendiriliyorsunuz. Bu sorunun cevabını öğrencilerinizden duyuyoruz ama biz bunu yine kendi ağzınızdan öğrenelim. Size göre bu fark nedir? Eğitimcilik konusunda bir kalıp vardır, o kalıbın biraz daha mı dışında dolaşıyorsunuz? Ya da böyle bir derdiniz yok da dışarıdan mı öyle görünüyorsunuz?

Böyle bir derdim var, evet. Yıllar önce eğitim konusunda ders veren bir hoca ile sohbetimiz sırasında onun ettiği bir laf vardı, onu önemsiyorum; “Bizim yapmaya çalıştığımız şeyleri sen el yordamı ile bulmuşsun” demişti. O söz benim için belki de bu işteki en önemli övgülerden biri idi. Biz, birden çok model deniyoruz. Farkı biraz bu oluşturuyor. Reklam atölyesi başlı başına bir örnek zaten. Pek çok üniversiteye de model oluşturdu. Yolumuzdan geçen pek çok hoca bu modeli oralara da taşıdılar ve çok da başarılı olanlar var.

-Bu modeli biraz açabilir misiniz?

Kuramsal derslerde elde edinilen bilgilerin uygulama alanında hayata geçirilmesidir. Model tamamen buna dayalı. Neredeyse 20. yılına yaklaşan bir reklam projesinden, bu atölyenin geleneklerinden, bu atölyenin yıldızlarından ve onlarla yeni öğrenciler arasındaki iletişimden söz ediyoruz. Öyle bakıldığında atölye bir modeldir. Tamamen gönüllü bir çalışma. Buraya gelen öğrencilerin tamamı kendi geleceklerine yatırım yapıyorlar. Bu sırada da birtakım somut işleri de hayata geçiriyorlar. Bu, farklılıklardan birisidir. Bir farklılıktan daha söz etmem gerekirse; ben de bu okulu bitirdim, dolayısıyla bir öğrencinin bu okulu nasıl bitirebileceği konusunda son derece çok bilgiye sahibim. Bu nedenle bu bilgiyi hayata geçirmenin araçlarını bulmak, geliştirmek üzerine kafa yorduk, denedik. Hepsinden birtakım dersler çıkardık. Şimdi de akıp giden bir yöntemimiz var. Bunu sürdürüyoruz. Bu tüm atölyeler için geçerli. Bir atölyenin yaşaması için pek çok şeyden feragat etmesini düşünen, bunu hayata geçiren tüm atölye hocaları da benzer bir farklılığı oluşturuyor diye düşünüyorum. Mesela benim derslerimde sınav yok. Az önce belirttiğim nedenle yok. 12 sayfalık ders notundan üstelik yarısını okumuşken sınava girip bu dersi geçtiğini düşünen öğrencilerimiz var. Oysa her bir ders bana göre binlerce sayfa okuma anlamına gelir. O nedenle sınavın bir ölçme biçimi olduğunu düşünmediğim için sınavları kaldırdım. Genellikle ödev ve uygulama teslimleriyle bu dersleri yürütmeye çalışıyorum. Aslında biraz farklılık oluşturan şeylerden birisi de budur. Bir üçüncüsü de, bana ne zaman “hocam” dense içimden “estafurullah” diyorum. Bunun daha değerli bir unvan olduğunu düşünüyorum. O nedenle de kendimi öğrenciler için hep bir kılavuz olarak tanımladım ve onlara “Ben bir kılavuzum ve nereye gitmek isterseniz ancak sizi oraya götürebilirim” diye ifade ettim. Bunda da bir miktar başarılı olduğum söylenebilir.

Biz, yeniden soru işareti olun diyoruz

-Baktığınızda bu, pratikte eğitimcilerin de uyguladıkları bir şey. O notları sonuçta öğrencilere eğitimciler veriyor. Bir yöntem problemi var mı sizce?  Soruyu biraz daha genelleştirelim, eğitim müfredatına bir eleştiriniz var mı?

Elbette, bunlar dönem dönem tartışılıyor, konuşuluyor. Şu dönemde reklam öğrencileri için 100 karakterden kısa notlar paylaşıyoruz. Bugün 30.’sunu paylaştık. Toplamda 99 not olacak. Onlardan biri Neil Postman’ın bir lafı; “Çocuklar okula bir soru işareti olarak başlar, nokta olarak bitirirler” ve biz yeniden soru işareti olun, diyoruz. Eğitim sistemimiz ne yazık ki öğrencileri nokta olmaya yönelten bir sistem. Oysa doğru olan sanırım hayat boyu soru işaretlerini sürdürüyor olmak. Var olan sistemi anlıyorum, nedenlerini biliyorum, sonuçlarını anlıyorum ama kendi çapımda dokunabildiğim öğrencilerin yeniden soru işareti olmalarını sağlamaya çalışıyorum.

-Sizin koleksiyonculuk gibi farklı bir alana ilginiz de var.  Neden “Küçük Prens” kitaplarını topluyorsunuz? Bu çok geniş bir koleksiyon gerçekten.

Şunu söyleyeyim “Neden?” sorusu biraz muğlak. Kitaplığa ikinci kitabı ne zaman koyduğumu hatırlamıyorum. Ancak koleksiyona başlamadan önce birçok eğitimci arkadaşa ve anne babalara bu kitabı hediye ettiğimi hatırlıyorum. Sonra galiba “neden koleksiyonunu yapmayayım” duygusu gelişti, fakat beni buna neyin yönelttiğini hatırlamıyorum. Ben bu koleksiyona başladığımda internet yoktu. Dolayısıyla dünyada benim gibi çatlaklar olduğunu bilmiyordum. Sonra baktım ki çok sayıda çatlak var. Örneğin; Yıldıray diye bir koleksiyoncu arkadaşım şu anda 255 tane olduğunu bildiğimiz dil ve lehçe sayısının tamamını toplamaya çalışıyor. Şimdi onun koleksiyonunda 40 tane dil ve lehçe kaldı. Ben elimden geldiğince farklı baskıları toplamaya çalışıyorum. Türkçedeki tüm baskıları toplama gibi bir hevesim var. Bu arada mutlaka söylemem gereken bir şey daha var. Bir müze kurma hevesindeyiz. Öncelikli olarak internette kuracağız bu müzeyi ve tüm koleksiyonerleri bir araya getirmeye çalışacağız. Öyle bakıldığında her koleksiyonerin ve aynı zamanda her dilin bir galerisi olacak. Yani siz gelip Hintçe kitapları görmek istediğinizde hepsini görebileceksiniz. Dünyada örnekleri var. Brezilya ve Japonya’da iki tane müze var. Umarız üçüncüsünü Türkiye’de kurarız. Onu da yaparsak mutlu insanlar olacağız, diye düşünüyoruz.

“Biz niye çocukların reklamcılık oynayacağı bir yere sahip olmayalım”

-Bu atölyenin kurulma aşamasından bahseder misiniz? Kuranlardan birisi misiniz?

Aslında kuranım. Bu atölye iletişim fakültesinin yönetim organlarınca istenmiş bir atölye değil. Tamamen “biz niye çocukların reklamcılık oynayacağı bir yere sahip olmayalım” hevesi ile başladı. İki ofis odası büyüklüğünden oluşan bir yere yerleştik. Mesela; atölye hakkında bu okulun resmi kayıtlarında bir karara rastlayamazsınız ama zaman içinde bu fakültenin organik birimlerinden biriymiş gibi muamele görmeye başladı ki bu son derece keyifli bir şey oldu.

Biz, “Bilmem kimi biz yetiştirdik” duygusuna bağlı değiliz

-Buradan eğitim alıp da okul bittikten sonra iş hayatına devam eden örnek arkadaşlarımız muhakkak var. Onlardan söz eder misiniz?

Deminki kılavuzluk mevzusuna bağlı olarak cevap vereyim. Biz, “Bilmem kimi biz yetiştirdik” duygusuna bağlı değiliz. Böyle bir şey yok, ama o bilmem kimin yetişmesi için uygun ortamı sağladık diyebiliriz. Bizim kurum olarak sağladığımız şey: Reklamcılık oynayacağımız bir mekan ve reklamcılık oynayacağımız bir zaman. Onlar burada reklama odaklandılar. Bazı temel bilgileri burada pekiştirdiler. Aslında kendi kendilerini yetiştirdiler. Şu anda da aynı şey devam ediyor zaten. Yani biz biraz bu insanların burada reklama odaklanmasını sağlıyoruz. Burada ortaya konmuş ürünler var. Ortaya konmuş deneyim var. Bu deneyimde yanlışlar ve doğrular var. Bunlara bakarak ve bunları göstererek öğrencilere “evet, böyle bir hat var ve bu hattan devam etmelisiniz” diyoruz. Örneğin; reklam atölyesinde kendini bulmuş ve bu mesleği kendisine seçmiş pek çok mezunumuz, bugün reklamcılıkta iyi yerlerdeler. Karar verici mevkilerdeler ve bir anlamda kendi mesleklerinin ufkunu belirliyorlar. Bunların en başında Arda Erdik’in ismini saymam gerekiyor. Ozancan Bozkurt ve Mehmet Güney var ki kendisi 30 yaş altı reklam yazarları arasında adı anılıyor. Yine “Dünyanın en yaratıcı reklamcısı bir Türk” haberine konu olan Gökhan Akça var. Bu listeyi uzatmak mümkün. Şu anda reklam dünyasında, yolu reklam atölyesinden geçmiş oldukça çok insan var. Ve bizi çok keyiflendiren bir nokta var. Şu tür şeyler duyduğumuzda çok mutlu oluyoruz. Örneğin bir yönetici diyor ki: “Bize bir adam getirin ama reklam atölyesinden getirin.” Yani bunun oluşmuş olması bizi çok mutlu ediyor. Umarız bunu sürdürmeyi başarabiliriz. Tekrar şunu söyleyeyim. Reklam atölyesinin yetiştirdiği değil, reklam atölyesinde yetişen insanlardan söz ediyoruz. Çünkü bu önemli ayrım bizce.

-Sınava karşısınız veya sınav yönteminiz farklı. Buraya seçtiğiniz öğrencileri siz nasıl seçiyorsunuz?

Eğitim sistemine, genel kurallarına karşıyım. Burada bunu İlef’i ayrı tutarak söylüyorum. Biz yıllar önce son derece keyifli şekilde kuramsal derslerle,uygulamalı dersleri iç içe geçirmeyi başardık. Bir zamanlar şöyle deniyordu; burası meslek okulu değil, biz burada akademiyiz, akademik çalışma yapıyoruz. Ancak yılda 300 kişi olarak akademik çalışma nasıl yaparsınız? Bu, 300 kişiyi akademiye nasıl yerleştirirsiniz dolayısıyla bu insanların bir kısmını sektöre gitmesi gerekiyor bu nasıl olacak,? Bu atölyelerde olacak. Asla şöyle bir görüntü vermek istemem; kuramsal dersleri boş verin siz uygulamanıza bakın. Gazetecisiniz, “Ankara emniyet genel müdürlüğü” diye haber yazarsanız başınıza ne geleceğini bilirsiniz.  “Ankara emniyet genel müdürlüğünün” olmayacağını Türkiye’nin Yönetim Yapısı dersinden öğrenirsiniz. Ya da ekonomik jargonu ekonomi dersinden öğrenirsiniz, hukuk jargonunu hukuk dersinden öğrenirsiniz ki mesleğinizi yaparken bunlara ihtiyacınız vardır.  Dolayısıyla müfredat eleştirim böyle bir şey değil, böyle değerlendirilmesin. Artan öğrenci sayısı, nüfus baskısı, kimi kuramsal derslerde 300 – 350 öğrenci var. Şubelere bölündüğünde 600 – 700’e çıkabiliyor. Öyle olduğunda ölçme yöntemine ilişkin bazı sorunlar ortaya çıkıyor. Yani bunun altını çizmek isterim.

“İletişim alanında eğitim verecek fakülteler bir stratejik planla düzenlenmiyor”

-Bugün hala genel anlamda TEOG, KPSS gibi sınavların tartışılıyor olması bir şeylerin oturmadığının göstergesi değil mi? Neden hala tartışılıyor?

Eğri oturup doğru konuşmak gerekiyor. Türkiye’de 73 iletişim fakültesi var. Hepsi her yıl 100 kişi mezun etse, 7300 kişi sektöre girecek. Bu kadar istihdam alanı yok. Bu pek çok meslek için geçerli. Yıllardır okullar üniversiteler bir baraj gibi kullanıldığı için işsizliği 4 – 5 – 6 yıl bir yerde toparlayan, bekleten, konserve eden bir şeye dönüştürdüğü için böyle bir sonuçla karşı karşıyayız. İletişim alanında eğitim verecek fakülteler bir stratejik planla düzenlenmiyor. Çok kolay iletişim fakültesi açmak, hukuk fakültesi açmak.   Hiçbir donanıma ihtiyacı yok, bir amfi ve bir hocaya ihtiyacınız var. Öyle olduğundan vakıf üniversitelerinin çoğu ekonomik nedenlerle bu alana yöneliyor. Dolayısıyla bu sonuçları düşünürken bu nedenleri de düşünmemiz gerektiğini düşünüyorum.

Onlar da gelip reklamın dilini öğrensinler ve reklamsız bir dünya için bu dili kullansınlar

Atölyeye dönecek olursak, burada çok tartışılan bir konu, yıllardır öğrenci seçmelerine ben katılmıyorum. Atölyenin “Ahkam grubu” dediğimiz bir grubu var. Buna “İhtiyar heyeti” de diyebilirsiniz, gençlerin arasındaki ihtiyar heyeti. Bunlar koordinatör ve 4 ajansın başkanından oluşuyor. Seçmeleri onlar yapıyorlar. Kendinize sevgili değil, iş arkadaşı seçeceksiniz ona göre. Eleştirisini yaptığım oluyor. Bazen dezavantajlı,  yani diğer öğrencilere göre dezavantajlı  bazı öğrencilerin de buraya gelmesine heves ediyorum. Böyle bir hevesim var. Yani işte asosyal olabilir, bedensel bir dezavantajı olabilir. Bu öğrencilerin de buraya gelebilmesini istiyorum. Mümkünse olabilecek en renkli, en çeşitli seçmenin yapılmasına heves ediyorum. Yani örneğin reklama karşı çatlak solcu öğrenciler de buraya gelsin istiyorum. Yani solcu öğrenciler ve onların içindeki çatlak gruplardan söz ediyorum. Yani onlar da gelip reklamın dilini öğrensinler ve reklamsız bir dünya için bu dili kullansınlar gibi de bir hevesim var.

-Seçilemeyen öğrencilerin de bu kılavuzluktan eksik kalması bir haksızlık değil mi?

İlef’li ya da dışardan bizim mülteci dediğimiz arkadaşlarımız da var. İşte öğrenci Gazi Üniversitesi’nde ama çok ilgili bu alana. Gelip arkadaş benim çok ilgim var, ne yapacağız dediğinde, o zaman “mülteci kadrosu”ndan gel diyoruz. Yani aslında böyle de açığız. Her bir İlef öğrencisi buraya gelmeye hak sahibi zaten. Yani bizim seçme yapmamızın nedeni şu; buranın tamamı 55 metre kare. Yani buraya 20 öğrenci girdiğinde çalışma yapma şansı yok. O nedenle bir seçme yapılıyor. Ancak atölyeye hiç alınmamış ama mezun olurken emek ödülü verdiğimiz öğrencilerimiz de var. Hiç almamışız onu atölyeye ama o, o kadar çok gelip gitmiş ki atölyeli diye değerlendirip emek ödülü verdiğimiz öğrencilerimiz de var.

Tabi, ilgili her öğrencinin hakkı zaten bunları almak bu kılavuzluğu istemek ki bunun da örnekleri var. O nedenle şey buradan da tekrar söylemek istiyorum. Her bir ilef öğrencisi buraya gelir, şu masanın yanına oturur gider oradan kendine çay alır, der ki arkadaş bende şöyle bir şey düşünüyorum. Bu atölyede kim varsa bunu sorabilir ya da sorularına cevap alabilir, buna hakkı vardır zaten.

Asla “Akla uygun” bir seçme yapmıyoruz

Ders uygulaması, işte tamamen ilgi sonucunda kişisel çalışmaları konusunda yardım isteyen her öğrencinin buradan destek istemeye hakkı var. Yani buradaki öğrenciler ellerinden geldiğince onlara yardım etmeye çalışıyorlar. Ama şunu söyleyeyim, bunu aday öğrencilere de söylüyorum zaten; yani burada asla akla uygun bir seçme yapılmıyor. Yani bizim kuyumcu terazisiyle bir ölçme yapma şansımız yok. Elbette ki birtakım zor açıklanır uygulamalar ortaya çıkıyordur. Şöyle bir ölçümüz var onu söyleyeyim; hani en güzel öğrenciler, en yakışıklı öğrenciler gibi ölçütlerimiz yok, hani en iyi öğrenciler gibi bir ölçütümüz de yok. Hatta öyle ki demin söylemiştim daha dezavantajlı olduğunu düşündüğümüz bir takım öğrenciler varsa onları bu yapıya dahil etmeye çalışıyoruz. Belki bu dezavantajları ortadan kalkar diye ki buna dair örnekler verebilirim, böyle bir yol olduğunu lütfen kayıtlarınıza geçirin.

“Öğrenci olarak başlıyorlar, dostlarımız olarak bitiriyorlar”

-Hocam, bir öğrencinin bir yerlerde duran saklı, gizli potansiyelini ortaya çıkartmaktan bahsettiniz. Bu anlamda sadece üniversiteleri baz alırsak, öğrenci – öğretmen ilişkisinde bir iletişim problemi var mı sizce?

Şimdi, ben asla işte bir sınıfa gideyim 2 – 3 – 5 saat bir şey anlatayım, sonra bu öğrenciyi sınıf dışında sınavda göreyim diye bir eğitimci olmadım. Gerek sınıfta yürüttüğümüz dersler gerek atölye çalışmalarında şöyle bir şeyin içinde olduk; Biz birlikte bir takım işleri yapan insanlar olduk. Dolayısıyla klasik anlamda hoca – öğrenci ilişkisi dışında bir ilişkiden söz edebiliyoruz burada. Yani öğrenci olarak başlıyorlar dostlarımız olarak bitiriyorlar bu süreci. Bu dostluk devam ediyor. Eğer yapabiliyorsak onların mesleki sorunlarına cevap vermeye çalışıyoruz. Ya da en azından insani boyutlarda iletişimi sürdürmeye devam etmeye çalışıyoruz. Dolayısıyla buradaki işi biraz ustalık-çıraklık gibi görmek gerekiyor. Ben hemen hemen burada geçirdiğim sürenin büyük bir bölümünde piyasada da var oldum, sokakta da bu işi yapmaya devam ettim. Dolayısıyla sokaktaki işi burada konuştuk. İşte onlar beğendikleri yeri söylediler, beğenmedikleri yeri söylediler ama güncel sokakta ki bilgiyi de buraya taşıdık. Bu anlamda o nedenle klasik hoca öğrenci ilişkisi dışında bir ilişkiden söz etmek gerekiyor.  Aslında biz bu halde burada meslektaşız. Ben daha deneyimliyim onlar da daha az deneyimli ve aynı işi yapmaya devam ediyoruz. Biraz böyle bakmak gerekiyor.

-Bir eleştiriniz var mı hocam klasik anlamda öğrenci – öğretmen arasında bir iletişim kopukluğu var mı?

Şimdi beklediğiniz eleştiri cümlelerini alamayacaksınız. Çünkü şöyle örnek vereyim, eski adıyla basın-yayın yeni adıyla ilef bu kampüsteki diğer fakültelerden farklı bir yer oldu. Örneğin yanı başımızda siyasal ve hukuk fakülteleri var. Orada hoca çok daha mesafeli, daha sert, daha katı bir formda. Bu onların geleneği yüzünden böyle. Bunu kötü ya da yanlış olarak değerlendirmek yanlış. Ama basın-yayın ve ilefte böyle olmadı. Ben öğrenciyken kapısını omuzlayıp girdiğimiz, yanlış anlamda söylemiyorum ama açmakta hiç sakınca görmediğimiz hoca kapıları vardı. Hatta öyle ki daha sonra Bilgi Üniversitesi Rektörlüğünü de yapan Aydın Uğur doktora çalışması sırasında kapısına söyle notlar yazıyordu; “derin dalıyorum uzak durun keçiler.” Dolayısıyla biz de uzak duruyorduk. O adam orada doktora çalışması yapıyordu, oturup bir şeyler yazıyordu. Böyle bir ilişki ve iletişim biçiminden geliyoruz. Ama o yıllarda bu kadar kalabalık değildik. Böyle 300 – 350’ler civarında öğrenciler almıyorduk. Dolayısıyla şimdi atölye dışı ders alanlarında ya da sosyal alanlarda biraz daha az birbirimizi tanıyoruz.  Facebook’tan doğum gününü kutladığım bir öğrenciyi koridorda gördüğümde tanıyamayabiliyorum. Bunun bir nedeni benim görsel hafızamdaki sorunlar olabildiği gibi diğeri öğrencinin Facebook profil fotoğrafındaki absürt fotoğrafı da olabiliyor. O tiple bu tipi yan yana yakıştıramıyorum. Birçok şeyin sonucu olarak biraz daha mesafeli olunduğunu düşünüyorum atölye dışında ki adamların.

-Hocam, son olarak neler eklemek istersiniz?

Buna şöyle cevap vereyim; bu mekana zaman zaman lise öğrencileri geliyor, kurumları tanımak adına. Dolayısıyla gezi güzergâhları üzerinde reklam atölyesi de var. Burayı, bu öğrencilere genellikle, atölye öğrencileri tanıtır. Bu onların sorumluluğudur ama bir ara çıkıp birkaç cümle ediyorum. Diyorum ki onlara; annenizi, babanızı ve öğretmenlerinizi bir yana bırakın hangi işi yaptığınızda mutlu olacaksanız, o işin eğitimini alın. Yani bunun ne olduğunun hiçbir önemi yok. Ancak sevdiğiniz işle mutlu olabilirsiniz diyorum ve bunu öneriyorum insanlara. İnsanlar hangi işi yapıp mutlu olacaklarsa o işi yapsınlar. Aşçılıksa aşçılık, bahçıvanlıksa bahçıvanlık, iletişimcilikse iletişimcilik,  akademisyenlikse akademisyenlik… En azından bize gelen öğrencilerden biliyorum ki kendi hayatına ilişkin kararları alma konusunda gayet net ve kararlı olan pek çok öğrenci, hayatını nasıl yaşayacağına da karar verebilir.

http://www.medyapusula.com/haber/14101/ogr-gor-mehmet-sobaci-ile-egitim-sistemi-uzerine-ozel-haber.html